Bütün hafta boyunca cuma akşamını, yıl boyunca yaz tatilini, ömür boyunca omzumuza konacak bir mutluluk kelebeğini beklemek, bir tür gönüllü kölelik değilse nedir?
“Dünyaya sana ait bir ses, bir renk, bir ezgi, bir eda, bir duruş, bir cümle bırak. Dünyaya sana ait bir yenilgi bırak. Senden başkasının kotaramayacağı kadar sana has bir düşüş, bir başarısızlık, bir yenilgi olsun. Aşağı doğru bir kavis. Oradan tüten bir anlam bırak. Koşmak zorunda değilsin, düşersen kalkmak zorunda değilsin. Düştüysen bir süre çayır çimenin tadını çıkar. Sana sürekli koşmanı söylüyorlar. Yarışmanı, birilerini arkada bırakmanı, ipi önce göğüslemeni bekliyorlar. Hep daha hızlı koşmanı istiyorlar. Bense sadece annein çocukluğunda söylediği bir sözü hatırlatacağım: Koşma, düşersin!”
“Kaybettim!” Ne çok korkarız o kelimeden, kaybetmekten, yenilmekten nasıl da iğreniriz. Yok mu kuzum yenilginin de bize öğretebileceği bir şey? Bu dünyaya salındığında ruhumuz, daima kazananlardan olacağımıza dair bir berat mı tutuşturuldu elimize? Hem o zaman hayrın da şerrin de Allah’tan geldiğini nasıl bileceğiz? Hiç yenilmezsek dünyanın bir imtihan yeri olduğuna nasıl iman edeceğiz?