“Ölüme ‘göçüp gitmek’ diyen ya da ‘huzur içinde’ ölündüğünü düşünen her kimse, diye düşünüyor Eliza, hiç ölüm görmemiştir. Ölüm vahşi bir şey, bir savaş. Vücut duvara tutunan sarmaşık gibi hayata yapışıyor ve onu kolay kolay bırakmıyor, bırakmamak için savaş veriyor.”
Tüylerim diken diken olarak okuduğum bir roman oldu. Yasın her evresi, kardeşliğin ne demek olduğu bu kadar iyi anlatılamazdı. Kitabın ilk sayfasından itibaren o evrene girip çıkmak için yalvarıp yine de çıkamayacağınız bir roman. Acıyı kemiklerinize kadar hissedeceğiniz bir roman. Şiddetle tavsiyedir.
“Başını çevirip nefesini Judith’in kulak kıvrımlarına doğru bırakıyor; gücünü, sağlığını, her şeyini, bu nefesle ona veriyor. Sen kalıyorsun, diye fısıldıyor, ben gidiyorum. Bu sözcükleri kardeşine iletiyor: Hayatımı sana vermek istiyorum. Al, senin olsun. Sana veriyorum.
Birlikte yaşamaları mümkün değil: Bunu Hamnet da görüyor, Judith de. İkisine yetecek kadar hayat, hava, kan yok. Belki de hep böyleydi. Birinden biri yaşayacaksa, bu Judith olmalı. Hamnet öyle istiyor. Yorganı iki eliyle sımsıkı tutuyor. Hamnet öyle buyuruyor. Öyle olacak.”