Annemin hamileliği ilerlemiş günü yaklaşmıştı iki canla giriştiği o ağır işler o yorucu günler narin vücudunu hırpalamış demek bir gece dayanılmaz sancılarla uyandı babam ne yapacağını şaşırmıştı gece kıyafetleriyle dışarıda esen fırtına aldırmaksızın makasçının evine koştu makasçının karısı annem için elinden geleni yaptı kanlı bezler çıkardılar altından kaynar sular ile yıkadılar ben yorganı başıma çekmiş ağlıyordum babam paltosuna bürünüp kendini dışarı attı sabahı zor ettik lakin annem iyileşmedi o gün istasyon şefi makasçı makasçının karısı dilsiz kızı ve ben babamla annemi göztaşları içinde trene bindirdik yakınlarda olan şehre hastaneye gidiyorlardı dilsiz kız beni kucağına almıştı annem soğumuş dudaklarıyla yüzümü gözümü öptü onlar gitti biz kaldık başımı dilsiz kızın omzuna gömmüştüm artık makasçının evindeydim dilsiz kızıyla koyun koyuna yatıyorduk aradan kaç gün geçti babam tek başına döndü elinde bir bohça bana bir mızıka almış gülümsüyordu ama bunda bir tuhaflık vardı kimse konuşmadı uzun gergin bir sessizlik babama sonra dilsiz kıza bakıyordum göz göze geldik kızın dudakları titremeye başladı yavaşça yerinden kalkıp pencereye gitti bende peşinden gittim dışarıda kar yağıyordu kar her yanı örtmüştü istasyon şefi başı önüne düşmüş beyaz atı ile karların arasından geçip gitti yaz boyu kovaladığım kargalar az ileride gözlerini cama dikmiş haraketsiz duruyorlardı babam beni aldı birlikte vagon evimize geldik bohçayı açtık içinden annemin soluk pembe mantosu başörtüsü yıpranmış kunduraları aynası ve tarağı yüzüğü küpeleri çıktı