.... O an aklıma hayatlarını bir kumar fişi gibi cennete yatıran insanlar geldi. Varsın hepsi zorlasın cennetin kapılarını, diye düşündüm. Ben kovulduğum yere dönmem. Asla! O kadar yüzsüz değilim. O kadar da değil! Artık değil.
...Ve İstanbul mükemmeldi. Okulum mükemmeldi. Kaldığım yurt mükemmeldi. Derslerim mükemmeldi. Zaman mükemmeldi. Hayat mükemmeldi. Tek sorun "mükemmel" kelimesindeydi. Çünkü kendimi ne kadar iyi hissettiğimi anlatmak için yetersizdi. Onun dışında her şey mükemmeldi.
.... Sonuç olarak, gazetenin ve Kandalı'nın bütün ilgisi, benim de içinde bulunduğum fotoğrafta toplanmıştı. Kaymakamın arkasında gülümseyerek duran Yadigar'dı. Fotoğrafta pek belli olmuyordu ama aslında ona bakıyordum. O da solumdaki ilçe emniyet müdürüne bakıyordu. O da sağındaki belediye başkanına bakıyordu. O da kesinlikle orada olmak istemeyen babama bakıyordu. Babam da bir çocuk hırsızı olarak gördüğü için, boğazını kesecekmiş gibi kaymakama bakıyordu. O fotoğrafta kimse bana bakmıyordu. Çünkü kaymakam da bana uzattığı saate bakıyordu. Saatin kadranında üçü çeyrek geçiyor ve hem yelkovanı hem de akrebi, köşede duran yaşlı odacıyı gösterip ona bakıyordu. Odacı olduğunu babamdan öğrendiğim adamın gözleri de fotoğrafta kapalı çıkmıştı. Dolayısıyla bütün bu bakışlar zinciri, o kırışık gözkapaklarında son buluyordu.
...Batı da insanlar kendilerine yakışanı giymeyi çoktan öğrenmiş olduğundan, artık sadece fosil yakıtlar gibi asil renkler için kan döküyorlardı. Ancak Avrupa Parlamentosu ve Beyaz Saraydaki halılardan kan lekesi çıkarmak özellikle zordu, bu yüzden de savaşı evlerine sokmuyorlardı.