Yüce ve değerli olan zenginliğe gelince; Şeyhülislâm el-Ensârî şöyle demektedir:
“Bu zenginlik üç kısımdır:
Birinci derece, kalp zenginliğidir ki; kalbin sebeplere itimat etmekten kurtulması, Hakk’ın hükmüne teslim olması ve halkla husumet etmekten arınmasıdır.
İkinci derece, nefsin zenginliğidir ki; nefsin din üzerinde dosdoğru durması, nefsanî hazlardan arınması ve riyakârlıktan beri olmasıdır.
Üçüncü derece ise, Hak Teâlâ ile zengin olmaktır ki; bu da üç mertebedir:
Birincisi, O’nun seni andığını müşahede etmen;
İkincisi, devamlı O’nun ‘el-Evvel’ sıfatını mütalaa etmen;
Üçüncüsü ise, O’nun varlığıyla kurtuluşa ermendir.”
Ben derim ki: Peygamber’in (s.a.v.) şöyle dediği sabit olmuştur:
“Zenginlik, dünya metaının çokluğuyla değildir. Gerçek zenginlik, nefis (kalp) zenginliğidir.”[15]
Geri almak üzere ödünç verilmiş şeylerle zengin olmaktır ki, kadınlar, oğullar, yığınlarca altın ve gümüş, besili atlar, hayvanlar ve ekinler olan zenginliktir. İşte Zenginin en zayıfı da budur. Çünkü bu; kaybolacak bir gölge ve çok yakında sahiplerine geri verilecek ödünç alınmış mallarla zengin olmaktır. O malların yok olmasından sonra bir de bakmışsın ki bütün çeşitleriyle fakirlik ona çullanmıştır. Böylece o mallarla zenginleşmek, şimdi bitmiş olan bir rüyaydı.
Selef‘ten bazıları şöyle demektedirler: “İblis ve orduları bir araya geldiklerinde, üç şeyle sevdikleri kadar hiçbir şeyle sevilmezler: bir Mü’mini öldüren Mü’minle, küfür üzerinde ölen adamla ve fakirlik korkusuyla dolu olan bir kalple. “
Kendisinden başka bir gaye olmayan nihai hedef, ulûhiyet tevhidinde fânî olmaktır. Ulûhiyet tevhidi; Allah’ı sevmekle O’ndan başkalarını sevmekten, O’nu ilah olarak kabul etmekle başka bir şeyi ilahlaştırmaktan, O’na ve O’nunla karşılaşmaya müştak olmakla mâsivaya müştak olmaktan müstağni olmak; mabut, ilah ve mahbub olması açısından O’na boyun eğip muhtaç olmakla başkalarına muhtaç olup boyun eğmekten beri olmak ve O’ndan korkup O’na umut bağlamakla başka şeylerden korkup onlara umut bağlamaktan uzak durmaktır.
Allah’tan başka kâinatta bu vasıflara layık hiçbir şeyin var olmadığını bilir ve bunu kendisine manevî makam olarak kabul edip kalbi bununla boyanır.