Efendimiz (a.s.) çok iyi biliyordu ki onun kalbi Rahmân'ın elindeydi ve o, kalbi hakkında hiçbir şeye mâlik değildir. Allah Teâlâ dilediği gibi onun kalbini evirip çeviriyordu. Nasıl bilmesin ki; Allah Teâlâ'nın şu sözünü devamlı okuyordu:
"Ve eğer Biz sana sebat vermemiş olsaydık, onlara az kalsın biraz meyledecektin." (el-İsrâ, 17/74)
Efendimizin Allah'a olan ihtiyacı, fakr u zarureti; Allah'ı tanıması, O'na yakınlığı ve O'nun katındaki mertebesi nispetindeydi. Bu öyle bir şeydir ki onun dışındakiler için bundan sadece kabın dışına süzülen miktarı görülebilir.
Bundan dolayı o; derece olarak yaratıkların Allah'a en yakını, makam ve mevki bakımından en büyüğü ve mertebesi en yüksek olanıydı. Bunun sebebi, ubudiyet ve fakr makamının kemal derecesinde bulunmasıydı.
Ashabına şöyle diyordu:
"Ey insanlar! Beni, bulunmam gereken mertebenin üstüne çıkarmanızı hiç istemem; şüphe yok ki ben ancak bir kulum."
Ve şöyle diyordu:
"Hristiyanların, Meryem oğlu İsa'yı yücelttikleri gibi sakın siz de beni yüceltmeyin. Ben ancak bir kulum. O hâlde siz de: 'Allah'ın kulu ve Resûlü' deyin."
Yarattıkların en mükemmelli; kulluğu en mükemmel olan Rabbine olan ihtiyacını, fakr’u zaruretini en çok gören, bir an bile ondan müstağni olmadığını en çok bilendir. İşte bundan dolayı Efendimizin(s.a.v) dualarından biri de şöyledir: “(Allah’ım!) benim bütün işlerimi ıslah eyle. Beni bir an bile ne nefsime ne de başka bir kuluna havale etme.”
Ve şöyle dua ederdi: “ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım benim kalbimi dinin üzerine sabit kıl.”
Allah’u Teala insana, hiçbir şey bilmediği, hiçbir şeye kadir olmadığı vermeye, vermemeye, zarara, faydaya ve hiçbir şey gücünün yetmediği bir halde anasının karnından çıkartmıştır.
Bu haldeyken onun, kendisiyle yükseleceği kemal bulacağı şeyleri muhtaç olduğu herkesin görebildiği bir şeydir.