"Yani bu konuda yenilmez olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?"
"sayılır."
Bir süre durdu, hamlesini yapmadan birkaç saniye önce konuşmaya başladı. "Satrancı bir strateji oyunundan öte görmeyen herkesi kolayca yenebileceğimi düşünüyorum, aslında hayır, bundan tamamen eminim. Oyunun özüne inmeyen, kendini sadece karşısındakinin hamlelerine göre şekillendirip taşını oynayan kimselerle oynadığım maçlardan zevk almıyorum. Görülenin üzere, sanatın ve sanatçının çekiciliği her zaman göz önündedir bu oyunda. Şansına güvenen 'oyuncu'ların bir bir elendiği, sadece deli dahilerin sahada kalabildiği bu oyun sizce de bir oyundan öte, sanat ile bilim arasındaki mesafeyi ölçen bir matematik değil midir? Oyuncular somut olmasına rağmen hayal gücü kullanımıyla tahtayı soyutlaştırabilmeli, sınırlar içerisinde sayısız hamle ve olasılık oluşturabilmeli, sonsuz düşünme yetilerini kullanarak oyundan çok rakibini kestirebilmelidir. Daha çok açmam gerekirse; karşıdaki insanın hamlelerine bakarak zekasını ölçebilmeli, karşı hamlelere verdiği tepkilere bakarak kişiliği hakkında fikir yürütebilmelidir. Karşı rakibini ölçüp tarttıktan sonra oyuncular rakiplerinin üç, dört, beş, on hamle ilerisini tahmin edebilmeli, beraber uyumlu bir senfoni içerisinde, sabırla kutsanan bedenlerinin hırslı nedenler yaratan zihinleriyle çarpışmalıdırlar. Kimi oyuncular satrancın yoğun bir özenle tuvalize edilmiş sanatını baskın görür, kimi oyuncular sınırlı alana sahip olmasına rağmen sonsuz hamle seçeneği yaratılabilmesini sağlayan bilimini. Karşı karşıya oturan oyuncuların kimlikleri, düşünceleri, hayatları ne kadar farklı olursa olsun, siyah beyaz kareler onları bir araya getirip tek vücut halinde birleştirir, satrancın en iyi noktası da sanat ile bilimin birbirinin içerisindeki zıtlık ile uyumu dengelemesi,