Sadri Alışık denilen hergele, her filminde ağlardı. O ağladıkça ben de ağlardım. Nedenimi bilmez ağlardım. Ağladıkça Sadri’ye kıl kapar gıcık olurdum. Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri’nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine.
Yatağıma ayakkabılarımı bile çıkarmadan yığıldım ve uludum. Acı
tarifsizdi... fiziksel, zihinsel... metafiziksel... her yerdeydi ve iliklerime kadar
süzülüyordu. Keder. Bunun adı kederdi ve kendi ellerimle buyur etmiştim.
Bedenimin derinliklerinden, dudaklarını küçümseyici bir gülüşle büken
içimdeki tanrıçadan pis ve davetsiz bir düşünce çıkageldi. Bir kemer
darbesinin yakıcı ısırığı bu yıkımın yanında hiç kalırdı. Çaresizlik içinde, inik
folyo balonuma ve Taylor’ın mendiline sımsıkı sarılıp kıvrıldım ve kederime
teslim oldum.