Eski cesaretim kalmamıştı, güz gelince evlere doluşan sinekler gibiydim; kendi kanatlarının vızıltısından ürken, kurumuş cansız sinekler gibi. Bir süre birbirlerine sokulmuş, hareketsiz duvarda dururlar, ama henüz sağ olduklarını hisseder etmez, yılmadan kapılara duvarlara atarlar, çarparlar kendilerini, ve odaya ölü gövdeleri düşer.
Sanki ben hep böyleydim, böyle de kalacağım acayip, biçimsiz bir karışım...
Dayanılmaz bir şeydi bu: Gördüğüm, aralarında yaşadığım insanların uzağındaydım ya, bir dış benzerlik, hem uzak, hem de çok yakın bir benzerlik, beni gene de onlara bağlıyor, ancak hayatın ortak ihtiyaçları, duyduğum şaşkınlığı azaltıyordu.
Yatağa düşeli öyle garip ve inanılmaz bir dünyaya uyanmıştım ki, o aşağılıkların dünyasına ihtiyacım yoktu artık.Benim içimdeki öyle bir dünya idi ki, ondaki bilinmezlikleri bir bir anlamaya kendimi âdeta mecbur hissediyordum.
"...hayır, yanlışım var, ömrüm bir oduna benziyor, ocaktan düşen bir oduna: Öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş, ama ne yanmış, ne olduğu gibi kalmış bir oduna benziyor. Fakat diğerlerinin dumanından, soluğundan boğulmuş."