"Peki şu sıralar, oralarda neler olduğunu takip ediyor musun?"
"Tabii ki... Ayaklanmalar var."
"Onlara ayaklanma denmiyor Zamir.
Asya Uyanışı deniyor."
"Bir zamanlar bambaşka ayaklanmalara da Arap Baharı deniyordu."
Gerçekten de, ne zaman haksız yere ceza evinde kalmış biriyle karşılaşsam utanır ve susardım. Çünkü o insanlara söylenebilecek hiçbir söz, ömürlerinden çalınmış zamanı geri getiremezdi...
Ekonomik açıdan hayatta kalabilmek adına Başbakan'ı desteklemek şarttı. Ve yargısından medyasına kadar bütün aktörlerin Başbakan'ın emrinde olduğu, böylesi yozlaşmış bir toplumsal düzende, her Türk lirasının en az 5 kuruşu er geç onun cebine giriyordu. Ancak kimsenin bu kadar parayı sığdıracak kadar büyük cebi olmayacağı da ortadaydı. Dolayısıyla Başbakan da Türkiye'yi kendine ait bir kasaya dönüştürmeyi uygun bulmuş olmalıydı. Bu nedenle de İran'ın yaptığı gibi, ülkenin pencere ve kapılarını kapatıp kilitlemek en mantıklısıydı. Elbette ülke biraz havasız kalacaktı ama en azından Başbakan'ın parası ve gücü güvende olacaktı.
Çünkü insan denilen varlık, sadece ebeveynlerine ve o ebeveynlerine benzeyenlere güvenebilen aptal bir çocuktu. Hatta bütün hayatı anasıyla babasından farklı görünen herkesten korkmak ya da nefret etmekle geçiyordu. Ne de olsa insan bir türlü büyümüyor ve hep çocuk kalıyordu. Çünkü kurduğu toplum tersine işleyen bir kuvöz gibiydi. İnsanın duygusal zeka gelişimini mutlaka bir noktada durduruyor, hatta geriletiyordu. Öyle olmasa, tekerleğin icadı dahil, tüm insanlık birikimini kullanarak binbir güçlükle gittiği Ay' a ülkesinin bayrağını diker miydi? Aptal bir çocuk gibi...