Çorum da, dış kalesiz bütün ortaçağ kasabaları gibi, karışık, hantal, eski püsküydü. Uzaktan bakınca, yumruktan sakınmak için başını eğerek yere çökmüş bir dul kadına benziyordu. İçlerine dönük, kibirli eşraf konaklarıyla kamburlarını çıkarmış birkaç caminin etrafında, birbirlerine iyice sokulmuş toprak damlı
evleri harap, marifetsiz çarşısı aptal-kurnazdı. Bütün canlılar gibi, sırasında korkak, sırasında yiğit olan Çorumluların beraberce öfkeye binip direnmelerinden başka hiçbir güveni yoktu. Bundan ötürü kasaba, çoğu zaman, görmüş geçirmiş bir ihtiyarın sıkıntılı, bıkkın bakışlarıyla havaları kuşkulu kuşkulu gözetler, bazı bazı da çocukların başıboş, yorucu, biraz da hain sevincine kendisini kapıp koyverirdi.
konakta birbirinden güzel dört karısı varken, üç vilayet ötede bir namlı kahpenin adını duysa, ossaat ısmarlayıp
getirtmeden gözüne uyku girmiyordu. Fazladan görgeç
değil, gönlü sulu herifti. Güzel karıya hemen tutuluyor, aylarca of çekiyor, dumanı tepesinden çıkıyordu. Bütün baskın hovardalar gibi kıskançtı. Kasabanın kopuklarına göz açtırmaması milletin ırzını, namusunu korumak gayretinden çok, bu aşırı kıskançlıktan ileri geliyordu.
Bu haberin aslı çıkınca, çorum'un birinciye gelen mültezimi
Çakır Kahyaların Osman Efendi'nin, hırpadak soluğu düğümlendi. Durduğu yerde, yüreği çatladı da herif "Allah!" diyemeden öte dünyaya mundar gitti.
"Şeytan" dedin! Şeytana kurban olayım. Bunun yanında şeytan, cennet yerinin meleği, melaikesi... Bu kambur, fukara şeytanın boynuzuna salıncak kurup kırk yıl sallanmış bir kambur ... Benim aklımın ermediği… Avanaklık bizim alnımızda yazılı mı ki, bu herif dünyanın hiçbir yerinde taban tutturamamış da burada barınabilmiş?