“Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim,” dedi: “Gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda.”
“Selim gibilerine işte böyle yaparlar,” dedi. “Birdenbire yüklenmezler üstüne. Önce bırakırlar istediği gibi düşünsün her şeyi. Dünyayı dilediği gibi anlamasına, yaşamasına, hissetmesine izin verirler. Hatta alkışlarlar, överler onu. Büsbütün çileden çıksın da geri dönemesin diye.
Bu küçük, saçma eylem aslında her şeyi özetliyor: İnsan, anlamsızlığı yaşarken bile bir sonraki anlamsızlığa uzanır. Bitmemiş bir acıyı taşırken yeni bir acıyı davet eder. Sartre'ın dediği gibi, "insan özgürlüğe mahkûmdur" — ama bu özgürlük çoğu zaman elimizdeki dumanı görmezden gelip yeni bir ateş yakmak biçiminde tezahür eder.
Soldaki parmaklar hâlâ sıcaktı. Sağdaki kibrit henüz sönmüştü. İkisi arasında geçen o bir saniye — ne biri ne diğeri, ne geçmiş ne gelecek. Sadece iki duman, birbirine bakmadan yükselen.
Belki de varoluşun özü budur — tükenmekte olanı bırakmadan önce yeni bir tükenişe başlamak. Çünkü insan durduğunda kendisiyle yüzleşmek zorunda kalır. Ve bu yüzleşme, iki sigaranın aynı anda yanmasından çok daha yakıcıdır.
Duman dağılır. Ama seçim kalır.