Asla bir geleceğe sahip olmamış olduğum günlerden birindeyim. Karşımda yalnızca, bir sıkıntı duvarıyla kuşatılmış, taş kesilmiş bir şimdi var. Irmağın karşı kıyısı, karşıda bulunduğuna göre, asla bu taraftaki kıyı değil; çektiğim acıların tek nedeni de bu. Nice limanlara yanaşacak gemiler var elbette, ama hiçbiri hayatın ıstırap vermez olduğu limana varmayacak, her şeyi unutabileceğimiz bir rıhtım da yok. Üstünden çok zaman geçti bunların, ama benim hüznüm hepsinden eski.
“Ne acayip şey bu?” dedi. “Canına kastetmiş, seni ölüme sürüklemiş bir insanın önünde diz çöküp yalvarabiliyorsun, af dileyebiliyorsun.”
Yüzüme peş peşe tokatlar atarak devam etti: “Ve bütün bunları ne yaptırıyor sana? Aşk! Sadece aşk!”
Sonunda dikkatini çekmeyi başarmıştım. Ne dediğimi sordu. “Nemo cogendus amicus” dedim tekrar. Anlaşılan bu suçlayıcı Latince ifadeyi, böyle bir hücrede duymayı beklemiyordu. Ama bizim zaten dost olmadığımızı söyledi. “Evet” dedim, “bu söz de onu söylüyor, kimseyi dost olmaya zorlayamazsın.”