Bugün sonuna kadar gizemini koruyan ve sizi tedirgin ederek hikayenin peşinden sürükleyen bir romanla geldim. Karanlıktaki Kıvılcım.
Bazı kitaplar okuruz, karakteri tüm zorlukları aşmış, kendini yeniden inşa etmiştir. Ve bu bize ilham verir. Onun zorluklarla mücadelesini kazanması bizi mutlu eder. Ama bu romandaki karakterimiz Chloe bu konuda bizi biraz yoracak, çünkü o yaşadığı olayları aşamadan onlarla yaşamaya alışmış, olaylar sürekli zihninde dönüp duruyor, hayatını yaşıyor ama aklında hep bir köşede kendisiyle hesaplaşıyor. Chloe'nin zihnindeki bu karmaşa ve ağırlık okuyucuya geçiyor. Okurken çok gerçek hissettiriyor. Biliyoruz çünkü; Chloe kolay bir çocukluk geçirmemiş. Chloe bizi yoruyor ama ona kızamıyoruz. Chloe bu ruh durumunda sonuna kadar haklı.
Çünkü onun yaşadığı gibi bir travma kolay kolay silinmez.
Chole, 12 yaşında güzel bir hayatı olan bir çocukken yaşadığı kasabada kızlar kaybolmaya başlar. Hatta ilk kaybolan kız hayranlık duyduğu ve sık sık görüştüğü Lena'dır. Yaşadıkları kasabada tedirginlik yaratan bu kayboluşlar deliller ışığında Chloe'nin babasının yakalanması ile son bulur. Ve bu tutuklama ve devamındaki süreç aileyi derinden sarsar. Artık o bir katilin çocuğudur.
Aradan geçen 20 yılda, Chloe artık kendi muayenesini açmış bir psikologdur. Mükemmel bir nişanlısı, evi ve hayatı vardır. Fakat genç kızların kaybolması olayı tekrar başlar ve bu hep Chloe'nin çevresinden kızlardır. Ve bu olayların odak noktası olması onu yeni akıl karışıklıklarına, yeni duygusal karmaşıklara sürükler.
Babası hala hapisteyken yeni olaylar bağımsız mıdır yoksa, kopya cinayetler midir? Chloe'nin bu olaylardaki rolü nedir?
Aslında bu romanı okurken bir katili bulduk evet ama aynı zamanda bir travma yıllar içinde insanın zihninde nasıl yaşamaya devam eder, insan bu