Ölmek nasıl bir ansa yaşamak da bir an. Gözlerini kapar ve bütün gereksiz korkuların çözülüp gitmesine izin verirsin. Sonra korkudan muaf olan bu yeni varoluş halinde kendine sorarsın: Ben kimim? Şüpheler olmadan yaşayabilseydim neler yapardım? Haksızlığa uğrama korkusu olmadan yaşayabilseydim? Acıdan korkmadan sevebilseydim? Yarın o tadı nasıl özleyeceğimi düşünmeden, bugünün tadını çıkarabilseydim? Zamanın geçişinden ve sevdiklerimi benden çalabileceğinden korkmamış olsaydım? Evet. Ne yapardım? Kimleri umursardım? Ne için savaşırdım? Hangi yollarda yürürdüm? Nelerden haz alırdım? İçimdeki hangi gizemleri çözerdim? Kısacası, nasıl yaşardım?
Adı Omai'ydi. Aslında Mai olduğunu ve Tahitice "Ben Mai" dediğini sonradan, İngilizceyi daha iyi öğrendiğinde anladık. Buna rağmen bu isim üstüne yapıştı kaldı ve o da itiraz etmedi.
İnsanlar dünyanın uçsuz bucaksızlığını ve ona kıyasla birer nokta olduklarını anlayamıyor. Seyahatten canlı çıktıklarına şükreden bir gemi dolusu adamla birlikte ilk kez dünyanın bir ucuna gidişim bir yıldan fazla uzun sürmüştü. Şimdi ise dünya elimizin altında. Olduğu gibi. Bir saat içinde Sidney'e giden bir uçağa bineceğim ve öğle yemeğinde orada olacağım. Dünya havası kaçan bir balon misali büzüşüyormuş gibi; klostrofobik bir hissiyat veriyor bana.