Cinsel kimliğin empoze edilmesi, otoritenin en baskıcı biçimde kullanılma yollarından biridir. Bu baskıcı otorite tarafımızdan devlete sorgusuz sualsiz veriliyor.
Hepimizin içindeki totalitarizmin üzerine kurulu olan totaliter devlet karşısında, deliler tek başına. Üstelik biyokimyasal teknoloji ve genetik mühendisliğinin tehdidi altında. Kendimizi koruyamayacaksak, hiç olmazsa bırakalım deliler deliliklerinde özgür kalsınlar. Türümüzün bu hâline mensup olmanın acısını çeşit çeşit hapishanelerde değil kendi düş ve davranışlarında yaşasınlar.
Ne kadar özgür olduğumuzu söylersek söyleyelim, canımızın istediğini yapabileceğimizi ne kadar iddia edersek edelim, yine de normların dışına çıkmaktan korkarız. Psikiyatristin bir bakışı ya da sözüyle normal olmadığımızın ilan edilmesinden ödümüz kopar. Biz, özgür olmaktan korkuyoruz aslında.
Cehennem, sadece yargılayanlar ve yargılanmayı kabul edenler için kötüdür. Cennetin ve onu meşrulaştıranların tersine, cehennem özgür Ruhun meskenidir.
Nietzsche'nin bir kitabını, Van Gogh'un bir tablosunu ya da Dostoyevski'nin sara nöbetlerinin inceliklerini saatlerce tartışabildiğimiz halde, bir deliyle çok kısa bir süre birlikte olduğumuzda dahi son derece tedirgin oluruz. Delilerin beklenmedik şeyler yapmaları beklenir. Bizler ise, beklenmedik şeyler karşısında ne yapacağımızı bilemeyiz. Tüm mesleki, toplumsal ve cinsel ilişkilerimizde, her şeyi önceden bilmek ve denetlemekten hoşlanırız. Gerçekten denetleyemediğimiz tek şey olan düşlerimizi de ya unutur ya da bastırırız.