Benlik hissi olmadan; kişi, hislerinden arınmış, tüm canlılardan korkmuş ve zaman algısından kopmuş bir boşluğa dönüşür. Bu boşluk; kızıl bir kafatası ve beyaz kemikler kadar soğuk ve ifadesizdir.
Benlik algısının kırılması, insanın aslında sıradan olduğunu ve herkesle aynı olduğunu fark etmesidir. Benlik hissinin yokluğu; herkesin eşit olduğu, hiçbir farkın bulunmadığı anlamına gelir. Böyle bir insan artık insanlığı diğer canlılardan üstün görmez, onları aşağılamaz.
Kişi, hislerinden arındığında dünya da onun için eşit hâle gelir. Canlılar, tüm yaşamı ifade eder; ancak artık yaşamın kendisi bile üstün değildir. Taş, su gibi cansız varlıkların bile bir tür bilince sahip olabileceği düşüncesi doğar. Bu ise tüm varlıklardan kopuşun başlangıcıdır.
Dünyada her şey eşittir. Hiçbir fark yoktur. Her nesne, her varlık kendi ömrünü yaşar. Zaman algısından kopmak ise var olup olmamasına bakılmaksızın her şeyin eşit ve vefasız olduğunu kabul etmektir.
Bir ahranza, bir kızı kurtarabilir;o kendini ayıya yem ederek onun sevgisini kazanabilirdi. Ama şimdi burada duran bedua, genç bir kızın trajik ve vahşi ölümünü görmesine rağmen hiçbir şey hissetmez. Çünkü onun için tüm varlıklar eşittir.
Oysa sıradan bir insan için bu olay; öfke, nefret ve acıma duygularını tetikler. Eğer ayı ölen olsaydı, kimse bir şey hissetmezdi. Eğer ölen yaşlı bir kadın olsaydı, acıma azalırdı. Eğer ölen bir katil olsaydı, insanlar alkış tutar, sevinçle övgüler dizerdi.
Ama doğa adildir. Sevgi ya da nefreti umursamaz. Duygusuzdur ve asla ayrım yapmaz.
Bir yaşam formunun yok oluşu, sonsuz kozmos ve tarihin uzun nehri karşısında ne ifade eder?
Ölüm, ölümdür.
Kim ölmeyi seçebilir?
İster bir kız, ister bir ayı, ister yaşlı bir kadın ya da bir katil olsun… Hepsi acizdir, hepsi sürünün bir parçasıdır.
Bunu fark eden