Deniz

Deniz
#Neobeat #per aspera ad astra
Intensive care nurse
üniversite
29 Ekim 1999
14 okur puanı
Ocak 2021 tarihinde katıldı
Reklam
Bu aralar hayatını okuma fırsatı bulduğum hayatıyla ve olgunlaşma şekliyle yakınlık hissettiğim Rainer Maria Rilke'den bahsedeceğim. Alman Şansölye Schröder onun ''Sonbahar günü'' şiiriyle halka sesleniyor, Lady Gaga mısralarını koluna dövme yaptırıyor. Kimileri onun şiiriyle aşık oluyorken kimileri de yine onun dizeleriyle dünyaya sırtını dönüyor. Modernizmin ve Materyalizmin çelik ve soğuk yüzünden kaçıp sığınacak manevi kucak ararken hayal kırıklığı ve öfke içinde Hristiyanlıkla hesaplaşıyor. Ve bir şarkiyatçının evinde Kuran'la tanıştıktan sonra İslam peygamberine ''Muhammed'in Risaleti'' şiirini yazıyor. Yalnızca Almancanın değil, modern edebiyatın cılız bedendeki tutkulu ruhu Rilke'yi, bu ''Hiç kimsenin Oğlu''nu bazı kadınlar, erkekler ve bazı ''şeyler'' sesi 21. yya kadar ulaşmış güçlü bir şair yapmıştır. Rilke'nin varlığı gerçekliği yalnızca tecrübeye, deneye ve gözleme indirgeyen modern dünyaya bir reddiyedir. Rilke'nin hayatı bazen anne bazen sevgili bazen de aşık olarak giren kadınların ellerinde şekillenir. Ona son şeklini heykeltıraş Rodin vermiştir. Şair 1875 yılında Prag'da memur bir aileye doğar. Annesi soyluluk hevesinde bir tüccar kızı babası ise askerlik kariyeri başarısızlıkla neticelenmiş bir demiryolu memurudur. Rilke'nin kaderini ilk önce annesi eline alır. Kızını doğar doğmaz kaybeden Sophie Rilke 1875'te doğan oğlunu kızının yerine koyar. Ona kadınsı tınılı bir isim verir: Renee Maria Rilke. Bu cılız bedenli, narin ruhlu çocuk okula gidene kadar uzun örgülü saçlarla ve beyaz etekli elbiselerle gezdirilir. Rilke sonradan bu yılları '' Sanırım annem benimle büyük bir oyuncakla, bir bebekle oynar gibi oynuyordu'' diye anlatır. 9 yaşında anne ve babası ayrılan şair artık tamamen annesinin gölgesinde büyür. 11 yaşında ailenin ortak kararıyla askeri
Rainer Maria Rilke
Puan vermedi·768 syf.··
2022 3. kitabı
·
17 günde okudu
·
Okunma: 09 Nisan 2022 15:40
Kitabın üçüncü bölümü fakat benim en çok sevdiğim bölümden incelememi başlatmak istedim. İlk iki bölüm özgürlük ve ölüm ile ilgili, üçüncü bölüm ise yalıtım. Kendim de halihazırda Erikson'un yakınlığa karşı yalıtılmışlık evresinde bulunan bir birey olduğum için hayli etkilendiğim cümlelerle karşılaştım. Öncelikle varoluşsal yalıtım insanın kendisi ve başka biri arasındaki kapatılamayan uçurumdan bahseder ve bu terim dünyadan ayrılma şeklinde de özetlenir ama bu tabirlerin hepsi varoluşsal yalıtımı tanımlamak için yetersizdir İrvin Yalom'a göre. Çünkü bireyler sık sık başkalarından ve kendi parçalarından dahi soyutlanırlar. Yazar bu varoluşsal yalıtım farkındalığını daha iyi tanımlayabilmek için Thomas Wolfe'un henüz bebeklik çağlarında olan karakterinden bir alıntı ile bizleri selamlar: ''anlaşılmaz bir yalnızlık ve üzüntü içini kapladı: hayatını ağaçlar arasındaki dar koridordan görüyordu ve hep üzgün olanın kendisi olacağını biliyordu. küçük kafatasının yuvarlaklığına kapatılmış ve çarpmakta olan en gizli kalbinin içine hapsedilmiş hayatı hep yalnız geçitlerden geçmeliydi. insanların birbirlerine sonsuza dek yabancı kalacaklarını, kimsenin kimseyi gerçekten tanıyamayacağını, annemizin karanlık rahmine hapsolarak hayata onun yüzünü görmeden geldiğimizi, onun koluna bir yabancı olarak verildiğimizi ve kaçılamaz varoluş hapishanesinde sıkışıp kaldığımızı, hangi kol bizi tutarsa tutsun, hangi dudaklar bizi öperse öpsün, hangi kalp bizi ısıtırsa ısıtsın asla kaçamayacağımızı biliyordu'' Başkalarının gözünde var olmak başlığının altında insanların var olduklarını hissedebilmek için, başkaları tarafından görülmeye ihtiyaç duyduğu söylenir. hatta kimi insanlar yalnızken var olmadığını bile düşünür. bazı insanlar öldükten çok çok sonra bile uzun süreler hatırlanmak için
Varoluşçu PsikoterapiIrvin D. Yalom · Kabalcı Yayınevi · 19991,169 okunma
Reklam