Bu satırları kaleme alırken aslında kelimelerden çok sessizliğin içinde yüzüyordum. Hani o her şeyi yutmaya hazır, insana kendi kalbinin sesinden başka bir şey duyurmayan o ağır sessizlik... Bazen anlatmak için değil, sadece o sessizliğin yükünü bir nebze olsun hafifletmek için yazarsın. İşte bu kitap, o dipsiz boşlukta yankılanan bir fısıltı, kağıda dökülmüş bir kalp sızısıdır aslında.
Sayfaları çevirirken bir aşktan geriye kalanın ne olduğunu göreceksin. Bu, mutlu sonla biten masallardan biri değil. Bu, sevdiğini kaybetmenin, gidenin ardından kalan olmanın, onsuz bir geleceği bir türlü kabullenememenin hikayesi. Eğer birini, yokluğu varlığından daha çok yer kaplayacak kadar sevdiyysen, bu satırlarda kendi ruhunun yankılarını bulacaksın. Çünkü bu kitap, tam da o an için, o çaresizlik hissi için yazıldı.
İnsan en çok ne zaman dua eder bilir misin? Kelimeler tükendiğinde, akıl sustuğunda ve kalp artık kendi başına taşıyamayacağı bir yükün altında ezildiğinde... İşte o zaman ellerini semaya, dilini duaya açarsın. Bu kitap, sevginin nasıl bir duaya dönüştüğünün, acının nasıl bir teslimiyetle yoğrulduğunun ve en büyük çaresizlik anlarında bile sığınılacak bir limanın nasıl bulunduğunun bir arayışıdır. Sevgiyi bir ibadet gibi, bir yakarış gibi yaşamaktır.
Belki de sen de benim gibi iki dünya arasında sıkışıp kaldın. Bir yanın geçmişin güzel anılarına tutunurken, diğer yanın ilerlemek zorunda olduğunu fısıldıyordur. Bu kitap, o arafta kalmışlığın, ne tam olarak gidebilmenin ne de kalabilmenin o ince sızısını anlatıyor. Kendi hikayemin en karanlık dehlizlerinde dolaşırken, aslında hepimizin zaman zaman aynı yollardan geçtiğini fark ettim.
Bu sayfalar sana unutmayı vaat etmiyor, çünkü bazı sevgiler unutulmak için yaşanmaz. Aksine, o sevgiyle yaşamayı, acıyı ruhunun bir