Balamir

Balamir
@Der_saadet
Öğrenci
7 okur puanı
Mayıs 2022 tarihinde katıldı
Ramazana dair
... "peki ama, beyefendi, şu davullar, toplar yerine daha gürültüsüz vasıta bulunamaz mı? bilmezseniz yine üç gecedir nasıl harap oldum... uyanmak isteyenleri uyandırmadan, ne diyorsunuz bakayım, o sahur topuyla imsak davulunu..." "şey, karıştırdınız: sahur davulu, imsak topu diyecektiniz..." "ikisi de aksi bir zamanda, gece yarısından sonra ötmüyor mu, bence birdir. evet, mesela bunlar yerine bütün memleketi ayağa kaldırmayacak, hastaları, çocukları uyandırmayacak bir vasıta bulunamaz mı dersiniz?" "bilmem ki... belki... düşünmeli!" küçük hanımefendi, narin parmaklı, kırmızı tırnaklı, minimini elini şakağına dayadı. düşünüyordu. mor susam rengindeki kadife tuvaletinin üzerinde insanı ya baygın, ya çılgın edecek derecede tesirli bir rayiha dolaşıyordu. ah, ona şimdi bu rayihanın bile benim orucumu bozabileceğini söyleyiverseydim acaba neler der, nasıl şaşar, kızar ve itirazlar ederdi? küçük hanımefendi birden şen bir ses ile: "buldum!" diye bağırdı. acaba bulduğu ne idi? "monşer," diyordu, "hani çıngıraklı saatler vardır, işaret ettiğin saatte insanı uyandırırlar, 'revey maten'ler..." "evet!" "işte her oruç tutmak ve iftara kalkmak isteyen..." "iftara değil, sahura diyecektiniz..." "peki, peki, istediğiniz gibi söyleyeyim: sahura kalkmak isteyen adam bu saatlerden bir tane alır, odasına asar, sahur vakti geldi mi, 'cırrr...' diye çıngırak öter, iş de patırtısız gürültüsüz halledilmiş olur! nasıl, doğru değil mi?" evet, bu doğru idi. bu teklif pek makul, pek doğru idi. lakin, yarabbi, ben bu zamane küçük hanımefendisine sahur davulunun, sahur yemeğinin, imsak ve iftar toplarının, hülasa ramazanın, mübarek ramazanın böyle yüz türlü rahatsızlık, patırtı, külfet vesaireden mürekkep o misilsiz güzelliğini nasıl anlatabilirdim?!
Reklam
"Ben yaşta olanlar Meşrutiyet inkılâbının nasıl bir hengâme olduğunu iyi hatırlarlar. Sokaklarda imamlarla papazların sarılıp öpüştüğü, mızıka ve nutuk gürültüsünden ürken atların dükkanlara girdiği o ana baba günlerden birinde... (...) -Neyle? Darülfünuna girmek için idadî şehadetnamesi lâzım. -Bırak canım kim kime? Tozdan, dumandan ferman okunuyor mu Zeynep Hanım konağının kapılarını ardına kadar açtılar... Şehadetnamesi olmıyanlar sami diye giriyorlar. Sene sonunda imtihan vererek aslî talebe oluyorlar. Hacısı, hocası hep orada. Benim sınıfta bedesten tellâlından sırık arabacısına kadar her çeşit insan var... (...) Birkaç gün sonra henüz eskimemiş mabeyn biçimi redingotum ve fesimle Zeynep Hanım konağının kalabalığına ben de karışmış bulunuyordum. O vakitki Darülfünun gerçekten yolgeçen hanı gibi bir yerdi. Tüysüz üssüz çocuklardan bizim Talât gibi kalem efendilerine, saraydan uğratılmış üniformalı mabeyn hademelerine, kır sakallı ellilik medrese softalarına kadar çeşit çeşit insan sıralarda kucak kucağa Ahmet Midhatı, Emrullah Efendiyi dinlerlerdi. (...) İlk meşrutiyet kışında her yer gibi Zeynep Hanım konağında da bir politika kazanı kaynıyordu. Bunun derecesini anlatmak için o senenin otuz bir martından sonra asılan meşhur Derviş Vahdetî, Kör Lûtfi Bey ve adını hatırlayamadığım daha başka bir hocanın benim sınıf arkadaşlarım olduklarını söylemem kâfidir. (...) Bizim Gülfidan bacının bir masalını hatırlarım. Bilmem nereden iki koyun geçermiş; biri ak, biri kara. Ak koyuna binen yedi kat gök yüzüne çıkar; karaya binen ise yedi kat yerin dibine inermiş. Ortada İttihatçılar ve Ahrar diye iki fırka vardı. Benim kısmetime kara koyun yani Ahrar düştü ve bir daha çıkamamak üzere yerin dibine battım."
İlk baskı, 1946
Neyzen Tevfik'ten Ahmet Refik'e Vefa
Neyzen Tevfik her zaman garip, fakir, sokaktaki adamlarla birlikte olmayı, onlarla yeme-içme, gezme ve eğlenmeyi saltanatlı sofralara, zengin topluluklara tercih etmiş, her zaman itibardan düşmüş hatta karşı çıkan, kafa tutanların yanında yer almış bir kişilikti. Mizacı gereği "haneberduş" denilebilecek bir yaşam süren Neyzen'in mekânları genelde meyhaneler, viraneler, bekar odaları olmuştu. 1933 Darülfünun reformundan sonra Büyükada'ya çekilen kırgın, düşkün ve yapayalnız kalan Ahmet Refik Altınay'la Büyükada'nın salaş bir meyhanesinde buluşan Neyzen Tevfik, "tarihi sevdiren adam" unvanı bütün toplum tarafından kabul görmüş, bu Darülfünun müderrisi ile bir de fotoğraf çektirdi. Hüznün hâkim olduğu, vefasızlığın konuşulduğu bir muhabbetin yansıdığı fotoğrafın yanına Neyzen, Ahmet Refik için bir de muhteşem bir kıta yazmıştı. Birkaç yıl sonra 1937'de Haydar Paşa Hastanesi'nde vefat edecek olan Ahmet Refik Altınay'ın o günkü durumunu, ıstırabını, üniversite dünyasının vefasızlığını, acımasızlığını ve dolayısıyla dünyanın bir hiçlikten oluştuğunu, buna da kadeh kaldırılması gerektiğini vurgulayan bu şaheser kıta ilk defa İstanbul Müzayede evi tarafından ortaya çıkarılmıştı. Oku dârü'l-fünûn-ı ıztırâbı hatm-i âlâm et Bitir Şeh-nâmeyi, her kahrı tenvîr-i serencâm et Barış hîçî-yi mutlakla unut efsâne-yi ömrü Adem meyhânesinden gönlüne bir cür'a ikrâm et
Biz Türklerin daima oturduğumuz bir köşemiz vardı. Ecnebiler arasına pek karışmazdık. Bize öyle gelirdi ki onların bize bakışlarında geriliğimizi yüzümüze çarpan bir istihfaf, sözlerinde bu istihfafı örtmek isteyen fazla bir nezaket vardı. Sıkılırdık. Tanıştığımız bazı ecnebilerin suallerine ne cevap vereceğimizi bilemezdik. Bazan: ‘Yazık değil mi?’ derlerdi, ‘Hanımlarınız böyle bir musikiyi dinlemekten mahrum.’ Biz ise bin dereden su getirir ve bu konuşmalardan kaçardık. Bazan iki üç arkadaş bir köşeye çekilir, ‘Ne zaman biz de şu medenî hayata gireceğiz, ne zaman sahnede şu sanatkârları, salondaki şu halkı Türk olarak göreceğiz?’ derdik.
Dini yargılardan çok etkilenmiş sosyo-kültürel öğelerin tasarıma egemen olduğu ve işlevsel programların yöreden yöreye pek değişmediği görülen bu ev, planimetrik niteliklerini bütün bölgelerde korumuştur. Bu benzerliklerin temelinde modern zamanlara kadar değişmeden gelen erkek egemen aile ve İslami aile yaşamı bulunmaktadır. Türkçede ev sözcüğü Latincedeki "domus"a, yani ailenin barındığı yapı terimine eşittir. Evin mimari kurgusunda Yakındoğu mimari geleneklerinin etkileri olmasına karşın, işlevsel gelişiminin kadının aile ve toplumdaki yerine bağlı olduğunu görüyoruz. Bu, İslam dünyasının başka bölgelerinde de rastladığımız, yaşamsal ve yarı tarımsal bir düzenin ifadesidir. Dünya erkeğin, ev kadınındır. Ev yaşamında kadının günlük işleri olan yemek pişirme, ekmek yapma, dikiş nakış, çamaşır yıkama, köylerle küçük taşra kentlerinde meyve kurutma, odun kesme ve hayvan bakımı için geniş mekânlara gerek vardı. Büyük dolaplar; eşek, at veya katır için ahır, avluda ya da bahçede kümes de gerekliydi. Bütün bunlar günlük işleyişi ile kırsal özelliklere sahip tarımsal bir ekonominin ortak nitelikleridir. Bu günlük işleri yapan kadın olduğundan temel ev kavramının işlevsel gelişiminin kadının etkinlikleriyle ilgili olduğu açıktır. Ev geniş bir merkezi devinim mekânı çevresinde gelişmiştir. Çalışma alanları avluya açılır. Zemin kat sokağa tümüyle kapalıdır. Evin girişi, yabancılar için geçilmemesi gereken bir kale kapısı gibidir. Ev ailenin iç yaşamının kalesidir. Türk evindeki haremin de anlamı budur: Erkek günlük işlerinden eve döndüğünde kadın için yapılan bu "mikrokozmos"a girer. Evin kadın için yapıldığı düşüncesi İslam literatüründe yazılmaz fakat toplumsal statüsü vurgulanır. Türkçede evlenmek fiili bir eve sahip olmayı anlatmaktadır. Bahçe ya da avlu kapısından