...
"peki ama, beyefendi, şu davullar, toplar yerine daha gürültüsüz vasıta bulunamaz mı? bilmezseniz yine üç gecedir nasıl harap oldum... uyanmak isteyenleri uyandırmadan, ne diyorsunuz bakayım, o sahur topuyla imsak davulunu..."
"şey, karıştırdınız: sahur davulu, imsak topu diyecektiniz..."
"ikisi de aksi bir zamanda, gece yarısından sonra ötmüyor mu, bence birdir. evet, mesela bunlar yerine bütün memleketi ayağa kaldırmayacak, hastaları, çocukları uyandırmayacak bir vasıta bulunamaz mı dersiniz?"
"bilmem ki... belki... düşünmeli!"
küçük hanımefendi, narin parmaklı, kırmızı tırnaklı, minimini elini şakağına dayadı. düşünüyordu. mor susam rengindeki kadife tuvaletinin üzerinde insanı ya baygın, ya çılgın edecek derecede tesirli bir rayiha dolaşıyordu. ah, ona şimdi bu rayihanın bile benim orucumu bozabileceğini söyleyiverseydim acaba neler der, nasıl şaşar, kızar ve itirazlar ederdi?
küçük hanımefendi birden şen bir ses ile:
"buldum!" diye bağırdı. acaba bulduğu ne idi?
"monşer," diyordu, "hani çıngıraklı saatler vardır, işaret ettiğin saatte insanı uyandırırlar, 'revey maten'ler..."
"evet!"
"işte her oruç tutmak ve iftara kalkmak isteyen..."
"iftara değil, sahura diyecektiniz..."
"peki, peki, istediğiniz gibi söyleyeyim: sahura kalkmak isteyen adam bu saatlerden bir tane alır, odasına asar, sahur vakti geldi mi, 'cırrr...' diye çıngırak öter, iş de patırtısız gürültüsüz halledilmiş olur! nasıl, doğru değil mi?"
evet, bu doğru idi. bu teklif pek makul, pek doğru idi. lakin, yarabbi, ben bu zamane küçük hanımefendisine sahur davulunun, sahur yemeğinin, imsak ve iftar toplarının, hülasa ramazanın, mübarek ramazanın böyle yüz türlü rahatsızlık, patırtı, külfet vesaireden mürekkep o misilsiz güzelliğini nasıl anlatabilirdim?!