Doğu Türkistan, benim için uzun süre uzak ve bilinmez bir coğrafya idi. Daha önce Kafkaslar ve Çeçen direnişine dair pek çok şey okumuş olmama rağmen, Orta Asya’nın doğusuna hiç gitmemiştim. Bu bölgenin adını ve yaşananları ise son yıllarda, özellikle Gazze’de yaşananlarla birlikte dünyanın başka yerlerindeki zulümlere daha çok dikkat kesilmeye başladığımız dönemde, daha fazla duyar oldum. Göç etmek zorunda kalan Uygurların anlattıklarına rağmen içeriden neredeyse hiç bilginin çıkmaması, insanların bu meseleye yeterince tepki gösterememesine yol açıyordu.
Taha Kılınç’ın bir arkadaşıyla birlikte cesaret ederek Doğu Türkistan’a turist olarak gitmesi ile yolculuk boyunca yaşadıkları, karşılaştıkları engeller ve bir zamanların kadim şehirlerinde gördükleri sayesinde aslında o bölgedeki gerçeklerin üstündeki perde biraz aralanıyor. Kitap, Çin’in nasıl büyük bir tehdit hâline geldiğini, asimilasyonu ne kadar sistemli ve sert bir şekilde uyguladığını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
İnsanların ve şehirlerin tarihini ve kültürel dokusunu silme çabası, namazı, orucu, giyim-kuşamı “radikalizm” ya da “terör” olarak damgalamaları gerçekten çok acı. Biz burada, uzaktan seyirci kalmak zorunda olduğumuz için çaresizlik daha da ağır geliyor. Yine de bu kitap, Çin’in inkâr ettiği gerçeklerin bazılarını somut biçimde görünür kılması açısından son derece değerli.
Kitap sadece bir gezi kitabı değil, yazar her şehrin tarihi arka planına da ışık tutarak konuyu derinleştirmiş. Gezi resimlerinin yanı sıra eski yıllarla karşılaştırmalı uydu görüntüleri cânım camilerin ve mezarlıkların ne hale getirildiğinin somut bir delili.
21.yüzyılda hâlâ böylesine yoğun bir asimilasyon politikasının uygulanmasını aklım almıyor. İnsanları kitaplarından, dilinden, kimliğinden uzaklaştırma çabası kabul