“Kendi içine bir kuyuya düşen taş gibi düştü.” Diyor romanının 267. sayfasında Şule Gürbüz. Düşmek tüm canlılara mahsus ama insanın tonlarca anlam yüklediği bir kavram/kelimedir. Ana rahmine düşmek, dünyaya düşmek, gözden düşmek, ele düşmek… birçok deyimle düşmek hep anlamlandırılmıştır. Şule Gürbüz usta kalemiyle biz okurları romanın içine düşürmeyi başarıyor. Okur bu düşmekte Aziz’in yaşama düşüşüne kulak kesiliyor, onun varoluş sancısını beraber çekiyor ve onun hayat yolculuğunda, kitabın ilk cildinde eşlik ediyor.
Kıyamet Emeklisi Şule Gürbüzün altı yıl sonra, son romanı Öyle miymiş’ten bu yana yazdığı iki ciltlik romanı. Zira Türk Edebiyatı’nda bu şekilde iki cilt olarak yayınlanan nadir romanlardan bir tanesi oldu. İlk cilt üçüncü tekil şahıs dilinden anlatılmıştır. Romanın kahramanı Aziz’in hep yanında, kafasının içinde, gönlünde, dilinde, gölgesindeyizdir. Tanrısal bakış açısı anlatım biçimini kendi üslubu ve tarzıyla kullanan Şule Gürbüz roman kahramanını hiçbir düşüncesine ram etmiyor. Ustaca kurduğu diyaloglar, monologlar ve anlatımlarla okuru kendine bağlayarak ilerlerken, kitabın alt metnindeki felsefeyi okura hissettiriyor.
“Ah çocukluk ve ergenlik ve tabi koca bir ahla ahh aile ve yetiştirilme” dedim Aziz’in hikayesini okurken. Çünkü kim olduğumuz ne yaşadığımız ve nasıl büyütüldüğümüzle doğru orantılıdır. Gelecekte kim olacağımızda şimdi yaşadıklarımıza bağlıdır. Aziz’in ailesi onun hayatını şekillendirir: Susma oruçları tutan bir baba, kocasına her daim tabi olan bir anne ve anne babasının gözdesi, el üstünde tutulan bir abi. Aziz babasının suskunluğundan dolayı susmaktan ve susanlardan nefret eder bir zaman. Sonra tüm çocukların iç kırıklığı ile o da anne ve babasına kırılır, abisine küser, evine, odasına, horozuna küser ve eve gelmez bir gün. Yani