“Beni gerçek dünya daha çok ilgilendiriyor. Çiçekler, hayvanlar, doğup büyüyen çocuklar… Senin filozofların durmadan insandan söz ediyor, boyuna insanın doğası hakkında deneme yazıyorlar. Ama bu insan hep orta yaşlarında bir erkek gibi görünüyor bana. ”
“Gel yine otuz bin yıl öncesine, Taş Çağı çocuğuna geri dönelim. Büyüyünce o da mızrağıyla avlanmış, bir kadından hoşlanmış, çocukları olmuştur. Kabilesinin tanrılarına tapındığı da kesin. Ne dersin, bütün bunları kendisi mi belirledi?”
“Bilmiyorum.”
“Sen ne dersin Sofie? Aslında içten içe doğru saymadığın şeyler yapıp duruyorsan, mutlu olabilir misin? Durmadan yalan söyleyen, hırsızlık yapan, başkalarına iftira eden çok insan var. Tamam! Bunun doğru olmadığını —ya da istersen haksızlık olduğunu diyelim— biliyorlar pekâlâ. Ama mutlular mı dersin?”
“Sevgili Sofie şimdi bir seçim yapmalısın. Bu dünyaya hâlâ alışmamış bir çocuk musun yoksa böyle bir şeye asla izin vermeyeceğine yemin etmiş bir filozof musun?”
“He often felt that Jude had let him see a little more of him—just a little—than he had shown the others, and was unsure what he was supposed to do with that knowledge.”