Materyalizmin gözünde tabiat, Heidegger'in tabiriyle kimsesiz bir çöl; korkunç, dertsiz ve ölümcül bir sahradır. Insan böyle bir çöle atılmışur, insan ise iradesi özgür, cevheri anlamlı, hare keti idealist, fitratı değerlerle dolu; ahlaklı, ilahi, şuurlu bir var lık olduğu için, bütün bunlara sahip olmayan madde aleminde kendini "yabancı" görüyor. İşte bu yabancılık, onu yalnızlığa iti yor ve sonunda ümitsizlik, boşluk, hiçlik, gereksizlik ve nihilist duyguları kabarıyor.
Materyalist değiliz.
Zira materyalizm, varlığı hedefsiz, şuursuz korkunç bir dar me kân kılmış; tabiatı kitap, hesap, bilgi, duygu ve ruhtan mah rum, soğuk bir leş saymış; hayatı anlamsız, insani, sorumsuz, değerleri hayali; temizliği ve kirliligi, rezilliği ve erdemi eşit say mış, fedakârlık, sınırsız cömertlik ve şahadeti mantıksız gör müştür. Zira görmediği bir dünyada insan istediğini yapabilen ve istediğini seçebilen bir varlıktır. Hatta Dostoyevski'nin deyi miyle: "Eğer alemde Allah yoksa her şey caizdir!"