Hepimiz, bir kuş misali uçup dağılmışız ülkenin, hatta dünyanın çeşitli yerlerine. Kimimiz iş, kimimiz hayat kurmak, kimimiz de sadece değişiklik için. Her gün ardımızda bıraktığımız sevdiklerimizden haber almak, bulunduğumuz topraklarda şifa gibi, ayakta tutan şey bizi. Her oturduğumuz ortamda, hep eski günler, memleket özlemi konuşulur. Her gittiğimiz sokakta memleket lezzetleri, her gittiğimiz mekânda memleket müzikleri arar gözlerimiz, kulaklarımız. Her gece başımızı yastığa koyduğumuzda şükrederiz, bugünde sevdiklerimizden kötü haber almadık diye. Gurbette olan bilir, zamanında yetişememenin acısını. Biz de her gece o korkuyla koyarız başımızı yastığa, istisnasız.
O gece, o korkunç gece çalan telefonla gelen, hâlâ düşündükçe içimizi ürperten kara haber... Sevdiklerimizin hayatta olmasına sevinç duymakla birlikte, ekrandaki görüntülerde memleketten iz aramanın hüznü, korkusu... Sonra o iç karartıcı cümle ekrandaki telefon bağlantısında... 'Artık Antakya diye bir yer yok.' Yok mu? Nasıl? Henüz bir hafta önce çarşısında gezdiğim, köprü başında durup insanları izlediğim güzel memleketim yok mu? 3 gün... Tam 3 gün kimse görüntü veremedi oradan. Yardım gidemedi. İnsanlar çığlık ata ata öldüler buz gibi betonların altında. Hâlâ beynimde dönüp duran, 'daha erken gidilseydi daha çok insan kurtulabilirdi' cümlesi... Öfkem hâlâ diri. Şu an her yeri parlatılıp yenilense de, hep eski haliyle kalacak hafızamda. Şu an kaybolsam da sokaklarında, gözlerimi kapatıp yine canlandırırım hatıralarımda. Dağılmış olsak da farklı topraklara, şu an tüm kalplerimiz orada. Yeter ki sımsıkı sarıl umuda... 🥀