Derya

Derya
@Deryaura
Sosyolog / Aile Danışmanı
Lisans
76 okur puanı
Şubat 2025 tarihinde katıldı
Kitaplara yapılan kıyım halka yapılan kötülüktür
Puan vermedi·147 syf.··
2026 14. kitabı
Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci kitabı, benim için sadece bir roman değil; Anadolu’nun ihmal edilmişliğine karşı yazılmış bir direniş hikâyesi gibi. Kitabı okurken, kırsal yoksulluğun yalnız maddi değil, kültürel bir mahrumiyet olduğunu bir kez daha düşündüm. Eserde anlatılan kütüphaneci karakteri yani Mustafa Güzelgöz, bana göre Cumhuriyet’in idealist öğretmen tipinin bir uzantısı. Eşeğiyle köy köy dolaşıp insanlara kitap taşıması, aslında bilginin sırtlanıp taşınmak zorunda kaldığı bir coğrafyayı gösteriyor. Bu yönüyle kitap, eğitim meselesini romantikleştirmeden ama umudu da kaybetmeden ele alıyor. Benim dikkatimi en çok çeken şey, yoksulluğun sıradanlaşmış hali oldu. İnsanların kitaba değil, çoğu zaman temel ihtiyaçlara odaklandığı bir ortamda, kitap götürmek başlı başına bir mücadele. Bu durum bana, kültürel sermayenin (Bourdieu’nün kavramıyla) toplumda nasıl eşitsiz dağıldığını düşündürdü. Baykurt, bunu didaktik bir dille değil; sade, yer yer mizahi ama gerçekçi bir anlatımla veriyor. Dilinin yalınlığı kitabı daha da etkili kılıyor. Süslü cümleler yerine doğrudan hayatın içinden bir anlatım var. Bu da hikâyeyi hem inandırıcı hem de samimi yapıyor. Okurken bir roman değil de yaşanmış bir hayat hikâyesi okuyormuşum hissine kapıldım. Kısacası Eşekli Kütüphaneci, bana göre bilginin ve eğitimin dönüştürücü gücünü anlatan, taşranın görünmeyen yüzünü sade ama güçlü bir biçimde ortaya koyan bir eser. Hem sosyolojik hem insani açıdan düşündüren, kısa ama etkisi uzun süren bir kitap
Eşekli KütüphaneciFakir Baykurt · Literatür Yayınları · 201018,4bin okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Ve Anna Karenina...
Puan vermedi·1062 syf.··
2026 12. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 28 Şubat 2026 16:03
“Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aile ise kendine özgü bir biçimde mutsuzdur.” Ben bu romanı sadece bir aşk hikâyesi olarak görmüyorum. Anna Karenina, bana göre bireyin arzusu ile toplumun normları arasındaki çatışmanın trajik anatomisi. Tolstoy, bir kadının kalbini anlatırken aslında bir dönemin ahlak rejimini, sınıfsal yapısını ve aile kurumunun kırılganlığını da gözler önüne seriyor. Anna’nın hikâyesi aşkın romantize edilmiş hali değil aksine aşkın toplumsal bedelini gösteriyor. Anna, evliliğin güvenli ama ruhsuz yapısından çıkıp tutkunun peşine düştüğünde yalnızca bir adamı seçmiş olmuyor aynı zamanda toplumun kendisi için çizdiği sınırları da reddediyor. Fakat toplum, özellikle kadın söz konusu olduğunda affetmiyor. Erkeklerin sadakatsizliği tolere edilirken Anna’nın aşkı bir ahlak suçuna dönüşüyor. Bu çifte standart, romanın en sarsıcı taraflarından biri. Romanın diğer hattında Levin’in içsel arayışı var. Levin bana göre Tolstoy’un vicdanı gibi. O, modernleşen Rusya’da anlam arayan bir insan. Toprak, emek, aile, inanç… Hepsini sorguluyor. Anna’nın trajik düşüşü ile Levin’in anlam arayışı yan yana geldiğinde roman bir aşk hikâyesinden çıkıp varoluşsal bir sorgulamaya dönüşüyor. Ben bu romanı okurken en çok şunu düşündüm: Toplum, bireyin mutluluğunu gerçekten önemser mi, yoksa düzenin devamını mı? Anna’nın yalnızlaşması bana göre sadece kişisel bir trajedi değil kolektif bir yargının sonucu. Dışlanma, utanç ve görünmezleşme insanı içeriden kemiren bir şiddet biçimi. Tolstoy’un dili sakin ama acımasız. Karakterlerini yargılamıyor onları bütün çelişkileriyle gösteriyor. Bu yüzden roman hâlâ güncel. Çünkü aşk, evlilik, sadakat, toplumsal normlar ve bireysel özgürlük hâlâ tartışma konusu. Benim için Anna Karenina “aşk her şeyi çözer” diyen romantik bir
Anna KareninaLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Yayınları · 202555,7bin okunma