Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci kitabı, benim için sadece bir roman değil; Anadolu’nun ihmal edilmişliğine karşı yazılmış bir direniş hikâyesi gibi. Kitabı okurken, kırsal yoksulluğun yalnız maddi değil, kültürel bir mahrumiyet olduğunu bir kez daha düşündüm.
Eserde anlatılan kütüphaneci karakteri yani Mustafa Güzelgöz, bana göre Cumhuriyet’in idealist öğretmen tipinin bir uzantısı. Eşeğiyle köy köy dolaşıp insanlara kitap taşıması, aslında bilginin sırtlanıp taşınmak zorunda kaldığı bir coğrafyayı gösteriyor. Bu yönüyle kitap, eğitim meselesini romantikleştirmeden ama umudu da kaybetmeden ele alıyor.
Benim dikkatimi en çok çeken şey, yoksulluğun sıradanlaşmış hali oldu. İnsanların kitaba değil, çoğu zaman temel ihtiyaçlara odaklandığı bir ortamda, kitap götürmek başlı başına bir mücadele. Bu durum bana, kültürel sermayenin (Bourdieu’nün kavramıyla) toplumda nasıl eşitsiz dağıldığını düşündürdü. Baykurt, bunu didaktik bir dille değil; sade, yer yer mizahi ama gerçekçi bir anlatımla veriyor.
Dilinin yalınlığı kitabı daha da etkili kılıyor. Süslü cümleler yerine doğrudan hayatın içinden bir anlatım var. Bu da hikâyeyi hem inandırıcı hem de samimi yapıyor. Okurken bir roman değil de yaşanmış bir hayat hikâyesi okuyormuşum hissine kapıldım.
Kısacası Eşekli Kütüphaneci, bana göre bilginin ve eğitimin dönüştürücü gücünü anlatan, taşranın görünmeyen yüzünü sade ama güçlü bir biçimde ortaya koyan bir eser. Hem sosyolojik hem insani açıdan düşündüren, kısa ama etkisi uzun süren bir kitap