Gökteki Allah baba, semadaki serçe gibi beni de düşünmemiş, ben aciz kulunu göstermek lütfunda bulunmamış mıydı? Tanrı, parmağını sinir şebekeme sokmuş, tedbirli-ihtiyatlı sadece üstünden, telleri birazcık karıştırmıştı. Tanrı, parmağını geri çekmiş, sinirlerimin ipince telleri, kökleri bu parmakta kalmıştı. Tanrının parmağı, geride bir delik bırakmıştı, bu parmağın geçtiği yolda, beynimde yaralar kalmıştı. Fakat Tanrı, bana elinin parmağını değdirdikten sonra beni salıvermiş, bir daha bana dokunmamış, bana kötülük etmemişti.
Ve yukarda, gökte Tanrı oturuyor, beni göz altında bulunduruyor, göçüşümün konulu kurallara uygun, yavaş ve sürekli, zaman ölçüsünü hiç bozmadan olacağını önceden biliyordu.
Bu insanlar, hafif ve keyifli, sarışın başlarını sallıyor, hayatın içinde bir balo salonunda gibi salınıyorlardı.Bu gözlerin hiçbirinde kaygı yoktu, omuzların hiçbirinde yük. Bu şen gönüllerde belki tek üzüntü, belki tek gizli kahır yoktu. Ve ben genç ve çiçeği burnunda bu insanlarla yanyana yürüyordum.
Sokaklarda sürtmeye devam ettim. Her şeye kayıtsız, avare, yürüyor, bir sokak başında sebepsiz duruyor, hiç işim olmayan bir yan sokağa sapıyordum. Her şeyi oluruna, kendimi şen sabaha bırakıyor, mutlu insanlar içinde
bende kaygısız, öne arkaya sallanıyordum. Bulutsuz,berraktı gökyüzü; benim de gönlüm gölgesiz.