Babam bizi çok severdi. Herkesin sevme biçimi farklı. Bazı insanlar bazı insanları bir eşyayı sever gibi sever. En sevdiği dolmakalemi, arabasını, çay içmeyi sevdiği ince belli bardağı sever gibi fazla özen ve incelik gerektirmeyen bir sevme haliyle. Kendine ait olanı bencilce ve alışkanlık haliyle sevme. Sevmekten ziyade koruma ve esirgeme... Babam bizi de böyle severdi işte.
Bu adamı kendisi seçti. Tüm tecrübesizliğiyle, toyluğuyla ve hırsıyla, onunla evlenmeyi kendi istedi. Evleneceği gün annesi onu kenara çekip, “Yuvayı dişi kuş yapar,” dedi. Babası alnından öptü, büyük bir gururla beline kırmızı bir kurdele takarken, “Artık senden kocan sorumlu, onun sözünden dışarı çıkma,” dedi. Eğer kulağına eğildiğinde, “Burası senin evin kızım, ne olursa olsun biz buradayız,” deseydi babasına belki söyleyebilirdi
ama demedi. Bir gün önce gözünden esirgediği kızını bir gün sonra sırf bir deftere imza attı diye tanımadığı bir adama emanet edip yürüdü gitti. İşte bu yüzden kimselere şikâyet edemez.
Sanki onunla birlikte içerisi de büyük bir sessizliğe gömülmüştü. Aslında bu sessizlik değil, hiçliğin karanlık kasvetiydi. Tükenmişliğin acıya bürünmüş haliydi.