Lütfen hayatınızı romantikleştirin, güzel fotoğraflar çekin, kendinizi baş karakter gibi hissedin, mum yakın, kitap okuyun, yürüyüşe çıkın, en sevdiğiniz müzikle dans edin, kendinize hediyeler alın, ne isterseniz yapın, mutlu olun. Bu sizin hayatınız, kimsenin onu sizden almasına izin vermeyin.
Hoş geldin, ey hayat! Milyonuncu keredir yola çıkıyorum yaşantının gerçekliğiyle karşılaşmak ve ruhumun nalbantında soyumun yaratılmamış vicdanını dövmek için.
27 Nisan. Koca ata, koca düzenci, şimdi ve her zaman yardımcı ol bana.
Ben…
Artık içimde neyin yankılandığını anlatmaya kelimeler yetmiyor. Öyle derin, öyle sarsıcı bir acı taşıyorum ki kalbimde; sanki her atışında biraz daha eksiliyorum. Yoruldum… Anlatmaktan, açıklamaktan, anlaşılmamaktan. Her “iyiyim” deyişimde biraz daha uzaklaşıyorum kendimden, her gülüşümde bir şeyler ölüyor içimde sessizce.
Ben çok savaştım… Sessizce, kimse duymadan. Kırıldım, yıkıldım, ama hep bir şekilde kalktım. Şimdi ise gücüm tükendi. Yaşamak zorunda olmak, nefes alıp veriyor olmak bile yük gibi omuzlarımda. Sanki her şey üzerime geliyor, kaçacak yerim yok.
Ben… Sadece biraz huzur istedim. Birinin “seni anlıyorum” demesini, içime dokunmasını… Ama olmadı. Kalbim artık taşıyamıyor. Bu kadar çok canım yanarken, hâlâ güçlü görünmeye çalışmak, en çok beni tüketti.
Ben yaşamak istemiyorum bazen… Çünkü yaşamak sadece nefes almak değilmiş, hissetmekmiş… Ve ben uzun zamandır güzel bir şey hissetmiyorum. Sadece eksiliyorum. Her gün biraz daha. Ve bu sessizlikte boğuluyorum.