Koşulsuz sevgi, sadece çocuğun değil tüm insanların en derin özlemidir. Diğer yandan değerli olunduğu için, hak edildiği için sevilmek her zaman kuşku bırakır; belki beni sevmesini istediğim kişiyi memnun etmemişimdir, belki bu ya da şu... Her zaman, sevginin bitebileceği korkusu vardır. Daha da öte "hak edilmiş" sevgi kolayca, kişiden olduğu gibi sevilmediği sadece karşıdaki hoşnut olduğu için sevildiği son tahlilde hiç de sevilmediği fakat kullanıldığı yolunda acı bir duygu bırakır.
Daha önce sevgiyi, cinsel isteğin birlik ve sevme gereksiniminin bir dışa vurumu olarak kabul etmek yerine cinsel içgüdünün yansıması ya da yüceltilmesi olarak gören Freud'un hatasına değinmiştim. Ama Freud'un hatası daha da derinlere iner. Fizyolojik materyalizm çizgisine uygun olarak Freud, cinsel içgüdüyü vücutta kimyasal olarak yaratılmış, acı veren ve giderilmesi için çare aranılan gerilimin sonucu olarak görür. Cinsel isteğin amacı, bu acı veren gerilimin giderilmesidir, cinsel duyum bu gerilimin giderilmesi ile sağlanır. Bu görüş, cinsel isteğin, tıp organizmanın doyurulmadığında çektiği açlık veya susuzluk şeklinde işlediği zaman geçerlilik kazanır. Cinsel arzu, bu görüşte bir kaşıntılı ve cinsel duyum da bu kaşıntının giderilmesidir. Gerçekte cinsellik kavramı böyle kabul edilirse mastürbasyon en iyi ideal cinsel duyum olurdu. Freud'un çelişkili bir şekilde önem vermediği şey, cinselliğin psiko-biyolojik yanı, erkek- dişi kutuplaşması ve birlik yoluyla bu kutuplar arasında köprü kurma isteğidir. Bu ciddi hata muhtemelen onu cinselliğin yaratılıştan erkek olduğu önermesine götürecek üzgün dişi cinselliğine önem vermemesini sağlayacak aşırı ataerkilliğini kolaylaştıracaktır.
İnsanı tanıma sorunu, Tanrıyı tanımaya yönelik dini sorunla paralellik gösterir. Geleneksel Batı teolojisinde Tanrı'yı tanıma çabası düşünce yoluyla Tanrı hakkında görüşler yaratmayla gerçekleştirilmeye çalışılır. Tanrıyı düşünceyle tanıyabileceğimiz varsayılır. Tek tanrıcılığın sonucu olan mistisizmde düşünceyle tanrıyı tanıma yolu terk edilmiş bunun yerine Tanrı hakkında bilgiye yer ve ihtiyaç bırakmayan Tanrı ile birleşme deneyimi almıştır. İnsanla ya da dini söylemle Tanrı ile birleşme deneyimi hiç de mantıksız değildir. Aksine Albert Schweitzer'in de belirttiği gibi rasyonalizmin sonucudur hem de en cesur ve radikal sonucu. Bu, bilgimizin sınırlarına değil temeline dayanır. Bu, insanın ve evrenin sırrını asla "kavrayamayacağımızın," ancak sevgi edimi içinde tanıyabileceğimizin bilgisidir.