Kabullenişle direniş arasındaki çizginin üzerinde duruyorum. Biliyorum ki, ülkemin yarısı da benimle beraber o çizgide yürüyor. Umutsuz olmak kadar korkutucu bir duygu daha yok. Hayatta beklentilerin gerçekleşmeyeceğini kabul etmek bir nevi ölmeyi istemek kadar keskindir. Fare tuzağına sıkıştırılmış küçük bir peynir gibi değersizleştirilen mecburiyetlerimiz var bizim. Nelere mecbur bırakıldığımız başka bir konu. Ondan önce çocuklarımıza anlatmamız gereken, normalleşmeden önce normal sayamayacağımız konular var. Değerlerimiz yitip gitmeden aktarmamız gereken çok şey var. Yüz yıl sonra yeniden gelmiş olsak dünyaya, elbette olduğu haline hiç yadırgamadan alışırız. Ama içinde bulunduğumuz her anı biz değerli hale getirdik. Bizden öncekilerin bize sunduğu kıymetleri tadarak yaşadık. Şimdi bunları yok etmek isteyenlere karşı nasıl direneceğiz?
Umut etmek istiyorum. Umudumu kaybetmek demek, bundan sonra başımıza gelecek her şeyi kabul etmek demek mi onu da bilmiyorum. Kafam çok karışık. Hiçbir şeyden zevk almıyorum. Taşıdığım yüklerden omuzlarım çöktü, kamburum çıktı. Bitmek, yitmek, gitmek istiyorum. Ama umudumu kaybetmek istemiyorum.
Yolculuk yaparken en sevdiğim şey yolu uzatmaktır. Tadına varmak aslında yolculuk anlarının özgürlüğünün. Bir tek yolculuk yaparken kendimi özgür hissediyorum. İmkanlar doğrultusunda bana tanımlanmış bir zaman dilimi içinde olmak tüketiyor beni. İstediğim yerde mola verip, istediğim alanın havasını soluduğumda yaşamış olduğumu hissediyorum. Dolup taşan duygularımı artık kendi başıma daha iyi yönetebildiğimin farkındayım. Yalnızlıktan duyduğum haz korkutuyor beni.
Yaşatılanlar o kadar çok ezmiş ki insani duygularımı, insan görmekten korkuyorum. Bakıp da görmediğimiz öyle çok güzellik var ki, görmeye çalışmak için didinirken aslında sadece