Bir zamanlar bir masanın etrafında çoğalan akşamlar vardı; ses sesin içinden geçer, bakışlar birbirini tamamlardı. İnsan kalabalıkta kendini daha az fark ederdi belki ama eksik olduğunu da hissetmezdi. Şimdi sessizlikle baş başayım; eşyanın gölgesi uzuyor, anlam gözün durduğu yerde birikiyor. Bir vazo duruyor karşımda, ben ona değil, o bana bakıyor sanki. Anlıyorum ki bazı şeyler paylaşıldıkça derinleşiyor, bazı yokluklar ise varlıktan daha ağır bir iz bırakıyor. Her hâlin bir dili var: susuşun, dağılmışlığın ve geride kalmışlığın... Hepsi insana kendini başka bir yerden anlatıyor.