"O da benim gibi yalnız fakat yalnızlığın içine daha çok batmış. Kendi Bulantı'sını ya da ona benzer bir şeyi bekliyor olmalı. Demek beni tanıyan, yüzüme baktıktan sonra, "Bu da bizden," diyen insanlar var artık. Yani? Benden ne istiyor öyleyse? 𝘽𝙞𝙧𝙗𝙞𝙧𝙞𝙢𝙞𝙯𝙚 𝙮𝙖𝙧𝙙ı𝙢 𝙚𝙙𝙚𝙢𝙚𝙮𝙚𝙘𝙚𝙜𝙞𝙢𝙞𝙯𝙞 𝙗𝙞𝙡𝙞𝙮𝙤𝙧 𝙤𝙡𝙢𝙖𝙨ı 𝙜𝙚𝙧𝙚𝙠𝙞𝙧."
"Öyle mi? İstediğim bu muydu? Ama sen onu hiç elde etmedin (kendini sözcüklerle aldattığını, yolculuklarının hiçliğini, kızlarla oynaşmayı, heriflerle dalaşmayı, cıncık boncuğu serüven diye adlandırdığını hatırlasana) ve hiçbir zaman da elde edemeyeceksin - kimse de edemeyecek"
"Özgürlük bu demektir!" diye düşündüm. Bir hastalığa yakalanıp altın liralar toplayacak, sonra da birden hastalığını yenip bütün varını yoğunu havaya savuracaksın.
Hastalığın birinden kurtulup daha büyük başka birine tutulasın... Fakat, bu da tutsaklık değil midir acaba? İnsan, soyu için, Tanrı için, kendini bir düşünce uğruna feda mı etmelidir?
Ya da acaba efendimiz ne kadar yüksekteyse, tutsaklık zincirimiz de o kadar uzuyor ve o zaman çok geniş bir harmanın içinde sıçrayıp oynuyor, sonra ucunu bulamadan ölüyoruz, bunun adına da özgürlük mü demişiz yoksa?