• İntiharı bu yüzden seçmişti ya işte: en sonunda özgürlük. Sonsuza varan unutuş.
  • Bu çağ garanti çağıdır. Kullandığın telefon, giydiğin gömlek, giydiğin ayakkabı, sürdüğün araba, ekin ektiğin tarla-bahçe, oturduğun ev, senetler, kredi kartları, beyaz eşyalar, güvenlik kameraları, yüksek duvarlarla çevrili evler/siteler. Atım attığın her yer garantide olan yerler. Yediğin içtiğin her şey garantide olan şeyler. İnsan böyle bir durumdayken nasıl düşünebilir? Neyi yazabilir? Belirsizlik olmadan hayatın heyecanı nedir, maceraların yolculuğu ne anlam ifade edebilir? Van Gogh, Çığlık tablosunu karnı tok, sırtı pek bir halde çizmedi. Çığlık tablosunun altında açlık var dostum, suskunluk, gözyaşı, çaresizlik var. Çığlık tablosu yaşamış olduğu hayatın çizmiş olduğu süredeki çığlığıdır. Geri kalan hayatı tablolara sığmadı, sığmaz. Çığlık tablosunu tekrar çizmek için bir hayatı yani bir insanı feda edeceksin. Ya o feda ettiğin insan tablo çizmezse? Düşünen insanların kaderi, bütün insanlar uçarken sürünerek onların uçuşuna bakmak, bakakalmak. Düşündüğü için sürünüyor, süründüğü için hasret kalıyor, hasret kaldığı için yazıyor. Sen uçarken yazabileceğini mi sanıyorsun? Kuru ekmeği aç bir fare gibi kemirmeden yazabileceğini mi sanıyorsun? Yanılıyorsun dostum. Şairin marifeti erişmek değil, hayal etmektir. Aç kediler gibi miyavlamadan anlayamazsın hayatı. Yaşamak istiyorsun ama korkuyorsun dostum. Aç kalıp dilenciler gibi köşe bucak sürünmekten korkuyorsun. Yaşamak, yaşamın anlamını hissetmen için ıstırapla yoğrulmuş bir hayatı yaşaman lazım. Hayatı köşesinden kemirmek, dişsiz kemirmek yani düşmemek için damaklarınla sıkı sıkı tutmaya çalışmak. Yaşamak lazım dostum. Yağmurun rahmetten çok yağan çekiçler gibi görmek, soğuğu iliklerine kadar hissetmek, aydınlığın yalnızca güneşle geldiğini görebilmek lazım. Yazmak ve yaşamak istiyorsun. Beş dakika sokakta çıplak ayakla gezemeyecek kadar korkak ve anlamsız bir utangaçlık içindesin.

    Bütün servetini dağıt, bütün sevdiklerinden vazgeç, bütün ümitlerinden sıyrıl, planlarını dağıt, olduğun yerden çıkıp yabancı bir memlekete kaç, pasaportla değil bir kaçakçı botuna atlayarak. Yaşamak budur! Hissetmek budur! Özgürlük budur! Ama sen kahvaltıda ‘’bu defa peyniri tam yağlı alayım, yağsız peynir gitmiyor’’ diyorsun. Ve peynir üzerine bir yazı yazıyorsun yahut markete giderken yolda karşılaştığın bir şahsın ruh halini yazmaya çalışıyorsun. Korkak ve birikimsizsin. Cebimde beş kuruş yoktu, evde değil kahvaltılık buzdolabı bile yoktu. Açlıktan midem gurulduyor, dün öğleden beri hiçbir şey yememişim, tütün içiyorum. Aç iken tütün çok ağır geliyor, su içip kendime gelmeye çalışıyorum. Sonra başım dönüyor tekrar yatağa dönüyorum. Sineğin vızıltısını dinliyorum. Bakkala gidip bir şeyleri borçla almak istiyorum ama gururuma yediremiyorum. Bu halde de duramıyorum. Bakkala gidiyorum. Bakkalcının önünde pilav, pilav üstü iki parmak kalınlığında et, yanında salatalık ve yoğurt duruyor. Kokusuna bile dayanacak halim yok. Yemeğe baktım sonra raflarda bir şeyler seçmek istiyorum. Bir ekmek ve su alıyorum. Adam sigarasını tüttürüyor. Öğrenci olduğumu biliyor, sürekli o bakkala gidiyorum. Yemek yedin mi diyor. Kısık bir sesle hayır diyorum. Hepsini tepsiyle beraber bana veriyor. Götür ye, borcunu da sonra ödersin diyor. Yaşamak budur sevgilim. Yaşamayı anlamak budur dostum. İsyan etmek buradan gelir. Bir süre sonra ben neden açım? Bunlar neden tok? Sorular soruyorsun ve isyan ediyorsun dostum. İsyan ettikçe öteleniyorsun, ötelendikçe yalnızlaşıyorsun, yıpranıyorsun, çıldırıyorsun ama daha da insanlaşıyorsun. Ve dünyayı değiştirmek istiyorsun. Kavgan başlıyor. Hiçbir şeye hiçbir şekilde değişmeyeceğin kavgan başlıyor. Vicdan kavgasıdır bu, hürriyet, özgürlük, hayat kavgası. Nazım Hikmet şair değil benim gözümde o bir kavga adamı. Yılmaz bir kavga adamı. Açlık ve çirkinlik. Yaşamak ve yazmak ve isyan etmek için bunlar yeterli dostum. Nietzsche’nin dediği gibi ‘’yaşasın ılımlı fakirlik’’…

    İhtiyarlamış zihinler, ihtiyarlaşmış duygular, yıpranmış bedenler. Böyle bir milleti yahut insanı kim ayağa kaldırabilir? Çürümüşe çare yok. Doğayı seviyorum bu yüzden. Doğada gezmeyen çıplak ayakların üzerindeki kafa çürümüştür, patlamıştır. Tefekkürden uzaktır. Tefekkürsüz aydın olmaz hatta insan olmaz. Doğa tanrımdır, tanrım merhametli ve haşin bir tanrı. Doğa seni aç bırakmaz, doğa sana kucak açar, et verir, meyve verir. Bir betonla kaplı evden çıkıp başka bir betonla kaplı yerde çalışmak. Zihinleri betonlaştırmaz da ne yapar? Garantide olmak şuursuzca tükenmektir. Van Gogh’un tablosunu milyonlara satıyorlar. İhanettir bu apaçık bir haysiyetsizlik ve ihanet. Zengin züppelerinin evlerini süsleyen açlıktan ölen bir adamın portresi. Gogh’un tablosu parayla satılmamalı dostum, paha biçilmez bir esere para biçmek ihanetin yüzkarası değilse nedir? Picasso’nun çizmiş olduğu tabloların bedeli öldürülen milyonlarca insan. Bu tablonun da mı fiyatı olmalı? Bir Picasso, bir daha çıkacak mı? Doğa Tanrı korusun. Burjuvacıların evleri daha da yeşillenmesin.

    Düşünmek, yazmak, çizmek daima ıstıraplı daima kavgalı. Şimdi ıstırap çeken sanatçı yahut düşünce adamı var mı? Yok. Kendi türlerinin sonunu getirdiler. Sanatçılık yahut düşünce adamı olmakta amaç karı davası, para davası. Kadın ve para neye bulaşırsa orası kirlenir. Evet, davası kadın olan tükenmiştir, çürümüştür, böcek gibi gebermiştir. Davası para olan ölmüş bir cesettir, mumyadır, heykeldir. Şu anki aydınlar?

    Yoklukta bir varlık doğuyor, kimsenin önleyemediği, kıramadığı, yıpratamadığı bir varlık. Yaşasın ılımlı fakirlik, yaşasın çirkinlik ve bitmeyen kavgamız.
  • Üstelik bir de kalkmış, özgürlük sevgisinden söz ediyor, onun, Çelkaş'ın yanında bu sözü ağzına alabiliyordu... Kendimizden aşağı gördüğümüz kimselerin bizimle aynı şeyleri sevdiklerini ya da aynı şeylerden nefret ettiklerini görmek her zaman tatsız bir duygu uyandırır içimizde...
  • nesini anlatayım ben özgürlüğün
    gün olur zincire vurulmaktır özgürlük
    gün olur göğsünü gere ıslık çalmaktır caddede
    o çekip gitti buralardan
    o çekip gitmeden önce
    bilmezdim gitmenin ne olduğunu
    şimdi kim gitmelerden söz etse
    karanlıkta bir baba sessizce öpüyor çocuğunu.

    Hasan Hüseyin Korkmazgil
  • H.Y: “Yârab bana ne müsâvâtı ne hürriyeti ver […] Yârab bana ses yaratan kudreti ver.” diyor. Burada şairin çok ilginç bir tercihi, önceliği var. Benim için diyor eşitlik ya da özgürlük mesele değildir. Ben istemiyorum onları, bana bir’ses’ yaratan kudreti ver…


    https://www.youtube.com/watch?v=agIUAhnO7YE
    Hilmi Yavuz
    Sayfa 39 - Timaş
  • Merhaba, instagramda @bursaninokurlari ile Ağustos ayı okumalarımızdan biri Kant ve Kımızı Elbise'ydi. Sevdiğin bir kitaba methiyeler düzmek ne kadar kolaysa sevmediğin bir kitaba eleştiri yazmak da bir o kadar zor.
    Size biraz kurgudan bahsedeyim. Evlenip eşiyle birlikte Fransa'ya yerleşen genç bir kadın var. Yaşadığı ülkenin dilini bilmiyor. Bir kız çocuk annesi. Yazarın ısrar kıyamet dile getirdiği "kara çarşaf"ından anladığımız kadarıyla müslüman. Ben okurken özgürlük kisvesi altında dine, müslümanlığa bir aşağılama yapıldığı hissine kapıldım. Ama sonra üzerine düşündükçe fark ettim ki karakterin dini üzerinde pek durulmamış. Müslüman olduğu çıkarımını sadece kıyafetinden yapabiliyoruz çünkü dini inancıyla, kutsal kitabıyla, ibadetiyle ilgili hiçbir şey yok kitapta. Üzerine giydiği vücudunu örten kıyafetle beynini de örttüğünü zannediyor sanırım. Karakter müslüman olamayacak kadar sığ geldi bana. Çarşaf giymeyi kendi inancının gereği olarak düşündüğü için hür iradesiyle seçmemiş. Tamamen ailenin dayatmasıyla, tıpkı sevmediği ve ihtiyacı haricinde kendisini görmezden gelen kocasıyla evliliğinde olduğu gibi.
    Bir gün alışverişe çıktığında bir mağazanın vitrininde gördüğü kırmızı elbiseye hayran oluyor. Ama onu değil giymek bakmasının bile günah olduğuna inandırılmış, ilginç. İçi gitse de almayı düşünmüyor ama her çarşıya çıktığında elbiseye bakmaktan kendini alamıyor. Bir gün komşunun kapısı önünde Kant'ın bir kitabını buluyor ve gizlice alıyor. Okumayı bilmese de kitabı saklıyor, kızının yardımıyla oradan öğrendiği birkaç cümle kadının aydınlanmasına sebep oluyor.
    Özetle bu şekilde. Yazara birkaç yerde katılsam da genel olarak fikirlerimiz uyuşmadı. Kitabı sevemedim. Bence dini gerçekte yaşamayan insanların koyduğu, dinde yeri bile olmayan katı kurallara elbette boyun eğmemek gerek. Fakat dinin gerekleri de onlarla bir tutulup hafife alınamaz. Sebebini bilmeden sadece mecburiyetten çarşaf giyen insan için bu esaret olabilir ama hür iradesiyle seçmiş bir insana karışmak da kimsenin haddine değildir. Bir insanın ne kadar açık giyineceğine de ne kadar kapalı giyineceğine de kimse karışamaz, karışmamalı. Özgürlük tek taraflı değil.
  • “Cevap aslında çok basit. Kolektif bilinçaltı. Senin ülkende senin çevren için kadın ve erkek aynı olabilir. Kız çocuğuyla erkek çocuğu aynı olabilir ama bir ülkede kadın daha az değerliyse bu bir gaz gibidir, kapıların altından sızar. Hepinizin omzunda yüktür”...
    -Martha Nussbaum;