E.

E.
@Diyalektik_adam
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” Nazım Hikmet RanNazım Hikmet Ran

E.

, şu anda okuyor
%94 (291/307 syf.)
Mustafa Çolak
8.2/10 · 58 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
1999’dan sonra Fethullah Gülen’e gösterilen teveccüh tersine dönmüş ve hem merkez medyaya hem de devlet kurumlarında Cemaat karşıtı bir hava hâkim olmuştu. 1999 yılının Haziran ayında Gülen’in vaazlarından derlenen konuşmalar medyaya servis edilerek, Cemaat’in “ılımlı İslami görüşlerinin” takiyye olduğu ve “bürokraside kadrolaşarak devleti ele geçirmeye çalıştığı” vurgulanmaya başladı. Daha öncesinde Orgeneral Çevik Bir, askerî bir heyetle Bülent Ecevit’i ziyaret ederek Cemaat’in “Cumhuriyet rejimini hedef aldığını” anlatan bir brifing vermişti. Ecevit, askerî heyete “[o] sizin düşünceniz. Ben eskisi gibi düşünüyorum” diyerek karşılık vermişti. Ecevit, Refah Partisi’ne karşı millî güvenlik eksenli bir refleksle devletin yanında yer alırken, Gülen Cemaati söz konusu olduğunda tam tersi bir tutum içinde oldu (Kınıklıoğlu, 2000: 10-11). Önce başbakan yardımcısı daha sonra ise başbakan olarak katıldığı MGK toplantılarında ne zaman Cemaat gündeme gelse hep aynı korumacı tavrı ortaya koydu (Sarıkaya, 29.03.1998; Hürriyet, 10.12.1999; Ergin, 03.03.2000).
Alıntı
Ecevit’e Fethullah Gülen ya da Cemaat ile olan ilişkisi sorulduğunda iki noktayı öne alarak cevap veriyordu. İlki Cemaat’in yurtdışı eğitim faaliyetleriydi. Yurtdışındaki okulların, Türk dilinin ve kültürünün yayılmasının yanında, ülke adına faydalı çalışmalar yaptığını belirtiyordu. Ecevit’in başbakan olarak katıldığı 2000 yılındaki Davos Toplantısı’nda, Başbakanlığın hazırladığı tanıtım broşüründe Gülen Cemaati, “sivil toplum örgütü” olarak tanımlanıyor ve dünyanın dört bir yanında faaliyet yürüttüğü belirtiliyordu. Yabancı yatırımcılara yönelik hazırlanan broşürde “Türk hükümetinin” de bu okullara ve faaliyetlere destek verdiği vurgulanıyordu.
Alıntı
1970’li yıllarda CHP-Ordu birlikteliği algısını yıkıp askeri vesayete karşı sivil ve demokratik hakların savunuculuğunu yapmıştı. 12 Eylül’den sonraki siyasal mücadelesini de çağdışı ilan ettiği bir zihniyetin temsilcisi olan askeri rejimle mücadele üzerine kurmuştu. DSP’nin kuruluşu sonrasındaki beyanlarında sık sık öncelikli görevinin rejime muhalefet etmek olduğunu belirtmişti. “Beş generalden icazet alarak” siyaset yapılamayacağını savunan Ecevit, artık ordunun çizdiği kırmızı çizgilerin savunucusuydu. Aradan geçen on yılda “rejim muhalifi” bir politikacıdan “rejim muhafızı” bir politikacıya dönüşmüştü. 28 Şubat sürecindeki tutumu, sekiz yıllık kesintisiz eğitim uygulamasını hayata geçirmesi, Merve Kavakcı’nın şahsında türbana karşı göstermiş olduğu tepki ve ısrarcı olduğu memur kararnamesi, Ecevit’in politik hayatının son döneminin önemli kilometre taşlarındandı. Demokrasi ve özgürlük savunuculuğuyla düzen karşıtı muhalif bir duruş sergilerken müesses nizamın koruyucusu haline gelmişti.
Alıntı
Refah Partisi önce, 1994 yerel seçimlerinde başta İstanbul, Ankara gibi büyük şehirler olmak üzere aldığı belediyelerle ardından da, 1995 genel seçiminde birinci parti olmasıyla Türkiye’nin gündemine oturdu. Böylece 1994 yerel seçiminden 2000’li yıllara kadar devam edecek olan rejim odaklı laiklik ve irtica tartışmaları başlamış oldu. (..) Siyasal İslam’ın Refah Partisi’yle tırmanışa geçmesinin ardında yatan etkenlerin açıklaması, olguya bakış açısına göre değişmektedir. Bu doğrultuda, İslami hareketin ve dolayısıyla RP’nin güçlenmesinin iki temel açıklaması vardı. İlki “protesto oyları” teorisiydi. Bu görüşe göre RP’nin aldığı desteğin arkasında sosyal ve ekonomik eşitsizlikler vardı. Ana akım partilerden umudunu kesen yoksul ve yoksun kesimler sisteme ve uzantılarına olan tepkilerini RP’ye oy vererek ortaya koymuşlardı. (..) İkincisi ise olguyu dışsal faktörlerle değil içsel dinamiklerle açıklayan, İslamcılığın toplumsal kabul gördüğü iddiasıydı. Buna göre RP oylarındaki artış dindarlığın ve dinsel değerlerin yaygınlaşmasının sonucuydu. Partiye oy verenlerin hepsi İslamcı olmasalar da dinsel motivasyonla hareket eden kimselerdi. (..) Solun genel yaklaşımı ise 12 Eylül Darbesi ve sonrasında tesis edilen siyasal rejimin solu tasfiye ettiği üzerine odaklanmıştı. Silahlı kuvvetler, Türkiye açısından en büyük tehdit olarak solu görmüş ve solun olası iktidarını ortadan kaldıracak önlemler almıştı. Sola karşı İslam’ın “bütünleştiriciliğinden yararlanmaya” çalışan 12 Eylül paşaları farkında olmadan Siyasal İslam’ın güçlenmesine uygun bir zemin oluşturmuşlardı. Hızlı sanayileşmenin ve kentleşmenin yaşandığı; sosyal, ekonomik ve siyasal sorunların derinleştiği bir dönemde solun bıraktığı boşluğu Siyasal İslam doldurmuştu.
Alıntı