Her şeye rağmen yine de, sosyalist olduğunu yazılarıyla açıklamış olan Aybar’ın, o dönem bazı DP’lilerle görüşmesi, DP sıralarından milletvekili adayı olması, bugünden geriye bakıldığında garipsenebilir; bunun nedeni DP’nin nasıl bir parti olduğunun, nasıl bir yönetim gösterdiğinin zamanla görülmüş olmasıdır. Oysa 1946 yılında durum farklıydı. Adnan Menderes DP’nin kuruluş aşamasında, “Halk Partisi’ne nazaran iki parmak daha soldayız” derken, polislerce evi aranan ve kitapları götürülen bir gazeteciye de, “Bir gün bu memlekette … sosyalist partisinin de kurulduğunu göreceğiz. O zaman demokrasi gelecek.” diyordu. Fuat Köprülü sosyalizme inandığını bile söylemişti. Bunlar belki samimi sözler değildi (örneğin Celal Bayar, Nadir Nadi’ye “İcabederse biz sosyalist olmasını da biliriz!” demişti), ancak bunlara o anda inanmamak için fazla bir ipucu da henüz yoktu. Hatta bunun tersine, CHP’liler tarafından, DP’nin Rus parasıyla kurulduğu, “komünist amaçlar” güttüğü gibi, bugünden bakınca gülünç gelen iddialar bile ortaya atılmıştı.
Ecevit’i 1980 sonrası tanıyan sol eğilimli genç kuşakların takdir edebileceği en önemli erdemi “Robespierre’vari yozlaştırılamazlığı” ve “siyasette geçmiş onca yıla rağmen mütevazı mal varlığı”ydı. Gerçekten de politik kariyeri göz önüne alındığında Ecevit’in en dikkat çeken özelliklerinden biri dürüst ve siyasetin kirine bulaşmamış temiz bir politikacı olmasıydı. Siyasette adını duyurmaya başladığı andan itibaren sade yaşantısı ve mütevazı kişiliğiyle ön plana çıkmıştı. Lüks makam aracı istemeyen ve Başbakanlık Konutu’nun sadece bir odasını kullanan bir başbakan olarak gazetelere haber oluyordu. “Bir lokma bir hırka” düsturunu yansıtır biçimde, hiçbir zaman “malda mülkte, parada pulda” gözü olmadı. Geride bıraktığı mal varlığı, Ankara Or-an’da bir daire ve Gölbaşı’nda küçük bir arsadan ibaretti. Fakat yolsuzluğa bulaşmamada ki başarısını aynı olguyla mücadelede gösteremedi.