Ben öyle bir şey demedim. Ağlamak bir çözüm değil. Bir beceri bile sayılmaz. Çıplak, naif, acınılacak bir jestten başka bir şey değil. Kimse zorla gözyaşı dökmemeli. Tek önemli olan, ötekilerin trajedisini aşağılamamak. Benim ağladığımı, o hükümran yabancı umursamazlığından sıyrıldığımı gördüklerinde, ağlamanın hiçbir işe yaramadığını , İran'ın yeni ağlayclara ihtiyacı olmadığını, benim elimden gelecek en iyi işin, Tebriz'in evlatlarına uygun bir eğitim vermek olduğunu da bir giz açıklar gibi gelip söylediler bana.
Değildi! Anlamadığın bu işte! Bu Şah'tan nefret ediyorum, iğreniyorum, ama ben ona karşı savaşmıyorum. Bir zorba karşısında kazanılacak zafer nihai amaç olamaz; İranlılar özgür insanlar, bizim deyimimizle Âdem oğulları olduklarının bilincine varsınlar, kendilerine, kendi güçlerine inansınlar, bugünün dünyasında kendilerine yeniden bir yer bulsunlar diye savaşıyorum ben. Burada başarmak istediğim de bu. Bu kent Şah'ın ve mollaların vesayetini reddetti, büyük devletlere meydan okudu, gönülden insanların dayanışmasını ve hayranlığını kazandı her yerde. Tebrizliler kazanmak üzereydi, ama kazanmalarına izin verilmiyor, çünkü bu örnek herkesi fazlasıyla korkutuyor, aşağılamak istiyorlar onları. Bu gururlu halk şimdi ekmeğini kazanabilmek için çarın askerleri önünde eğilmek zorunda kalacak. Sen ki özgür bir ülkede, özgür bir insan olarak doğmuşun, beni anlamalıydın.
"Ne diyebilirim ki sana, varlığın sırları saklı senden, benden; bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben. Bizimki perde arkasında dedikodu; bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben."