"Tramvayda bir kompartımandayız. Yolcuların hemen hepsi gazete okurlar. Diyelim, duraklardan birinden çocuklu bir anne bindi. Yolcular, çocuk sesini duyar duymaz başlarını çocuğa çevirir ve hepsi birden yüzlerini ekşiterek, suratlarını buruşturarak hoşnutsuzluklarını belirtir, yine başlarını gazetelerine eğerler. Diyelim, bir sonraki duraktan köpekli bir yolcu bindi. Yolcuların başları gazetelerden kalkar, mızıldayan köpeğe döner, görür görmez hepsinin yüzü güler. Köpeğin sahibiyle ve birbirleriyle konuşmaya başlarlar: Köpeğin cinsi, yaşı... Bizde de bu cins köpek var... Köpek üstüne söyleşi açılır." Dursun Akçam'ın bu gözlemine benzer olaylara bikez, iki kez değil, biçok kez ben de tanık oldum. Çocuk, Almanlar arasında toplu tedirginlik yaratıyor, köpek insancıl ilişkilerin kurulmasına yarıyor.
Ne demiş Max Frisch? "Biz işçi istedik, oysa insan geldi." Oysa bir zaman sonra anlaşıldı ki onlar insan değil, döviz makinesi... Frisch, Türkiye'de olsa şöyle diyecekti: "Biz Almanya'ya işçi gönderdiğimizi sanıyorduk, oysa döviz makinesi göndermişiz...
Alman'ın Türk işçiyle işi bitti artık, elbet geri gönderecek. Ya geri gelecekler ya Almanlaşacaklar... Bu da Alman'ın değil, kapitalizmin yasasıdır. Alman işverenin kültürü de, dini de, gelenekleri de kendisine çok aykırı değilse yakınlıkları bulunan ulusların işçilerini yeğlemesi de doğal değil mi? Türk işçileri Almanya'da kalsın diye de bu tutturmuşuz. Niçin? Döviz makinesi oldukları için. Dönerlerse döviz kaynağı kuruyup kesilecek yada az akacak.
Almanya'da işçi haklarını, insan haklarını, bir oranda da olsa özgürlüğü tanımış, tatmış ve yaşamış olan işçilerimiz Türkiye'ye dönünce, alıştıklarının azını da olsa isteyecekler, arayacaklar ve hiçbirini bulamayınca zorunlu olarak sorun yaratacaklardır.