Bana göre değildi bu dünya; bir avuç utanmaza, arsıza, dilenciye, ukalaya, kabadayıya, gözü gönlü aç olanlara göreydi burası. Yeryüzü ve gökyüzünün güçlülerine avuç açan, kasap dükkânının önünde bir parça et için kuyruk sallayan aç köpek gibi dilenen ve yaltaklananlara yakışırdı bu dünya.
Korkunç bir şeydi bu, ne büsbütün diri, ne büsbütün ölü olduğumu hissediyordum. Canlı bir cenazedeyim artık, ne dirilerin dünyasıyla bir bağım vardı ne de ölümün unutulmuşluğu ve huzurundan yararlanıyordum.
Bu yeryüzünde benim için az da olsa değer taşıyan ne var ki! Hayat denen şeyden el çektim, bıraktım, elimden yitip gitsin istedim. Ben ölüp gittikten sonra bu kâğıt parçaları ister okunsun, isterse sittin sene okunmasın, canı cehenneme!
Gözlerinin ışıltısı, rengi, kokusu, hareketleri, her şeyi bana o kadar tanıdık geliyordu ki sanki ruhum önceki hayatımda, mânâ âleminden cisim âlemine geçerken onun ruhuyla komşu olmuştu. İkimiz de aynı özden, aynı maddeden yaratılmıştık ve işte bu yüzden birbirimize kavuşmamız gerekiyordu.