Reyi sorulmaksızın hayata mecbur edilen insan, yaşamak için bazı fedakârlıklarda bulunmağa mecburdur, bu fedakârlıklardan birincisi; nasibine tahammül etmek!
İnsanların sırf yaşamak için, sonsuz arzular, bayağı, muvakkat heveslerle küre üstünde dolaşmalarına, koşmalarına, itişip kakışmalarına kızıyor. Ne istiyorlar? Bütün bu felâketlere rağmen, hâlâ didişmekteki ısrarları neden? Ama yaşamağa mecbur değiller mi? Bunu unutuyor.
Ve hatırladı ki aşkın da böyle hıçkırık günleri vardır: Evvelâ sevişilir; iki taraf, tecessüslerinin en son şiddetiyle birbirlerini keşfetmeye çalışırlar. Yavaş yavaş bu merak azalır, yerini fena tereddütlere bırakır; bu, aşkın şüpheyle boğuştuğu devredir; o zaman kıskançlıklar baş gösterir, sitemler, imâlar, kinâyeler belirir, nihayet, müthiş gün, bir taraf kanıksar, kaçar, kendini aratır, öteki tafafa hıçkırık bırakır.