Amin Maalouf’un kaleminden çıkan Semerkand, tarih ile mitolojiyi, doğu felsefesiyle batı merakını buluşturan bir roman. Maalouf’un Arapların Gözünden Haçlı Seferleri adlı belgesel niteliğindeki eserini büyük bir ilgiyle okumuştum. O kitabın ardından Semerkand’ı elime almak, doğal bir devam gibi hissettirdi. Satın aldıktan sonra dört beş gün içinde bitirdim; roman hem tarihsel derinliği hem de şiirsel diliyle beni içine çekti.Roman, 11. yüzyılın büyük bilgesi ve şairi Ömer Hayyam’ın yaşam öyküsüyle başlar. Maalouf, Hayyam’ın gençliğinden ölümüne uzanan çizgide, hem insanın anlam arayışını hem de dönemin politik çalkantılarını işler. Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Nizamülmülk, Hasan Sabbah gibi figürler hikâyeye tarihsel gerçeklik katarken, roman aynı zamanda doğu düşüncesinin merkezinde dolaşır.
Ancak hikâye yalnızca geçmişte kalmaz. Romanın ikinci yarısında anlatı bir anda 20. yüzyılın başlarındaki İran’a geçer. Bu bölümde meşrutiyet hareketi ve özgürlük mücadelesi anlatılır. Sonunda hikâye, şaşırtıcı bir şekilde Titanic’in batışıyla noktalanır — İsfahan’da başlayan bir serüvenin bin yıl sonra Atlantik Okyanusu’nda sona ermesi, romanın zaman ve mekân algısını kıran en çarpıcı yönlerinden biridir.Semerkand, tarihsel derinliği ve kültürel dokusuyla etkileyici olsa da anlatısal bütünlüğü bakımından yer yer kopukluk hissi yaratıyor. Roman, A noktasından başlayıp B noktasında bitmek yerine B, C, D yollarına sapıyor. Bu yapısal dağınıklık, özellikle ikinci kısımda belirginleşiyor.Buna karşın, Maalouf’un dili büyüleyici. Coğrafyayı, inancı, aşkı ve bilgeliği iç içe örüyor. Türklerden ve Selçuklu döneminden söz edilişi, tarih meraklısı bir okur için ayrıca keyifli. Romanın başarısı, tarihi bir anlatıyı kuru bir kronolojiye indirgememesinde yatıyor — aksine, insanın zamana ve