Hayatı tek bir akıntının sürüklediği mutsuz bir karışıklığa doğru gidiyordu; etrafındaki karanlık, o saatlerinde kurduğu imkânsız düşlerimi ona gerçekmiş gibi gösteriyordu; bu Budistler öyle uzak öyle yabancıydı ki, sağduyuluuyla, düşünerek dünyayı anlaması imkânsızdı. 
Her şey birbirine aitmiş, birbirine yaklaşıp sonra uzaklaşan bir iç yaşamı varmış gibi geliyordu; bir ortak özellik, bir bütünlük vardı ve Esther bunun nerede gizlendiğini bilmiyordu; aslında ayrı ayrı, tek başına duran her şey bir oradaymış gibi geliyordu onu. Ve o da kendisini yaşamın içine, insanların arasına çeken o iç gücü hissediyordu, Fakat bir aptal gibi nereye gideceğini, ne tarafa yönelceğini bilmiyordu 
Hayatın sürekli kendisini yenileyen o sonsuz mucizelerinden birine yakın hissetti kendisini; bu mucize, çocukların kadınlardaki iyiliği, şefkati, fedakarlığı ortaya çıkarması ve sonrasında bu duyguların kadınlardan çocuklarına geçmesiydi; kadından çocuğa, çocuktan tekrar kadına geçen, hiç kesilmeyen, sürekli devam eden bir döngü; böylece kadın kendi çocukluğunu asla kaybetmiyor, aksine iki kez yaşıyordu 
Asıl mucize kendisine olmuştu, bunu hissediyordu; bu yaşında içinden taşan sevgiyi birine vermek, ona sevmeyi öğretmek, muhteşem bir çiçek gibi açacak tohumu ekmek lütfu bağışlamıştı ona.