Erkan Akkoyun’u bu kitapla birlikte gerçek anlamda takdir ettim. Çünkü bir erkeğin, kadınların yıllardır taşıdığı yükleri bu kadar içten, bu kadar dürüst ve bu kadar gerçek bir dille anlatması benim için çok kıymetli. Erkeklerin kadın hakları konusunda bilinçlenmesi yalnızca Türkiye için değil, bütün dünya için büyük bir adım olurdu; yazar, elinden geldiğince bu bilinci taşımaya çalışmış ve ben bunu hissettikçe daha çok sevdim kitabı.
Olay örgüsüne çok girmeden söylemek gerekirse: susturulmuş bir kadının, suskunluğun içinde büyüyen bir çocuğun ve toprağın sakladığı bütün yaraların içinden geçen bir hikâye bu. Geçmişten bugüne taşınan bir acının, yıllarca üstü örtülen bir sessizliğin yavaş yavaş dile dökülüşünü okuyoruz.
Kitapta özellikle dikkatimi çeken şey şu oldu:
Yazar, kadının toplumdaki yerindeki değişimi tepeden değil, topraktan başlatıyor.
Yani şehrin ışıklarından, akademiden, resmi kurumlardan değil; köyden, evden, evin içindeki küçük bir odadan başlatıyor. Bu bana şunu düşündürdü: Değişim en temelden, en çok görmezden gelinen yerden doğar. Toprağın hafızası da belki bu yüzden bu kadar güçlü bir metafor.
Ve beni en çok etkileyen detaylardan biri:
Kitapta kadınların direnişini ateşleyen kişi yine bir erkek.
Bu, “değişim yalnızca kadınların omzunda değildir” fikrini öyle sade ama öyle etkili bir şekilde anlatıyor ki… Bir erkeğin, kadınların mücadelesine saygıyla, bilinçle katkıda bulunması çok değerliydi.
Altını çizdiğim o kadar çok cümle oldu ki… Sayfalar resmen birer iz bırakıyor insanda. Yine de küçük bir eleştiri yapmam gerekirse, anlatım zaman zaman daha güçlü olabilirdi. Konu çok büyük, duygu çok derin; dil yer yer daha yoğun bir işçilik isteyebiliyordu. Ama bu, kitabın değerinden hiçbir şey eksiltmiyor.
Böyle güçlü bir meseleyi böyle özenli bir dille