Medida beni gerçekten etkileyen bir kitap oldu. Konusu yaşadığımız dünyaya, hayata ve özellikle bu coğrafyaya fazlasıyla benziyor ama ters yüz edilmiş bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Kadınların üstün tutulduğu, erkeklerin ise üçüncü, dördüncü sınıf vatandaş olarak görüldüğü bir sistem var. Öyle ki erkekler kadınsız dışarı çıkamıyor, birkaç adım geride yürümek zorunda, toplum içinde hiçbir değerleri yok, miras hakkına sahip değiller, mahkemede tanıklıkları bile kabul edilmiyor. Günümüzde kadınların yaşadığı baskıların, ayrımcılığın bu kez erkeklere yöneltildiği bir dünya kurgulanmış.
Bu distopyanın içinde, düzeni bozmak isteyen ama aynı zamanda sistemin içinde var olmaya çalışan bir aileyi okuyoruz. Ailenin kızı Medida, beklenildiği gibi bir isyan başlatıyor ama bunu zekice ve stratejik bir şekilde yapıyor. Yazdığı mektuplarla bir örgüt olduğu izlenimini yaratması, mektuplara sıra numaraları vererek toplumda heyecan uyandırması, her zaman diktatörlük için bir tehdit unsuru olması gibi detaylar beni çok etkiledi. Son 100 sayfa inanılmaz heyecanlıydı; neyin gerçek neyin hayal olduğunu anlamakta zorlandığım noktalar oldu ama sonrasında her şey yavaş yavaş yerine oturdu.
Sonunda bir zafer bekliyordum ve aslında bir zafer vardı ama Medida’nın kendine has, alışılmışın dışında bir zaferiydi bu. Distopik kitaplarda en çok etkileyen şey benim için hep sarsıcı sonlar oluyor. Bu anlamda beni en çok etkileyen kitaplardan biri 1984 olmuştu. Orada ana karakter sisteme yeniliyor, sistemin içinde bir hain olarak ölüyordu. Bu yüzden kitap büyük bir umutsuzluk veriyor, okuru adeta eziyor. Medida ise bu konuda daha umut verici bir hikâye sunuyor. Evet, sonu beklenmedik ve üzücü ama diktatörlüklerin sonu hakkında verdiği mesaj çok net. Bu yüzden hem düşündüren hem de etkileyici bir