Bu yazı spoiler içermektedir.
Klasikleri okumayı seviyorum. Bu kadar övülen yazarları ya da eserleri okurken önceden etkilenmeye meyilliyim. Madam Bovary’i bu tür bir önyargıdan bağımsız okumadım.
Kitabı 1 hafta dolmadan bitirdim. Karakterlerin işlenme biçimi bence muazzamdı. Esere başlamadan önce zaten Flaubert’in dili övülmüştü. Madam Bovary’i kimi zaman yargılasam da sanırım en çok özdeşlik kurduğum karakter oydu. İstemediğim şeyler olunca açığa çıkan yıkım arzusunu onda gördüm. Aşık olmanın, güzelliğe ulaşmanın, estetikle dolmanın arzusunu onda gördüm.
Bu yıkım arzusunu fark edeli pek olmuyor. Bu birçok arzu ile tavrı açıklıyor. Neden bir hakaret duyunca, birisi istemediğim bir şey yapınca, katılmadığım bir fikri savununca karşılık vermek istiyorum; öfke, nefret benzeri hisler açığa çıkarıyorum? Cevabı sanırım bu: Karşıma çıkan bu durumu yıkmak üzere bir duygudurum yaratıyorum ki olmasını uygun bulduğum şeye alan açılsın.
Emma'yı yargıladım. Bununla birlikte en çok onda kendimi gördüm. Bu da doğal sanırım. Yargılamamın kaynağının kendim olduğuna inanıyorum, Emma'da yargıladığım şeyleri muhtemelen kendimde de görüp yargıladım. Onda en çok hoşuma giden şey tutkusuydu.
Kitabı okurken aklıma yine ''beklenti'' konusu geldi. Emma'nın mutsuzluğunun kaynağı sanırım buydu. Tüm okudukları, duydukları ile birlikte hayattan birçok şey bekler olmuştu, sürekli bunları gerçekleştirme çabası içindeydi.
Fakat beklenti bana bağlı değildir. Hayat beklentilerimize uymakla yükümlü değildir. Bu yüzden Ben, beklentiyi görmeyi, onu anlamayı, buna göre yaşamayı uygun görüyorum.
Her karakter şahsına münhasırdı bana göre. Neden ya da nasıl bilmiyorum, karakterleri 'gerçekçi' buldum. Herhangi bir zamanda karşılaşabileceğim bir karakter, romanın içine katılıp düşünceleri ile birlikte