Sebebi ne olursa olsun bir çiftin arasından öfkeyi çekince, geriye kalan duygu başka bir şey. Dingin bir duygu… Ama huzur değil bu sakinliğin adı. Böyle hissiz, isimsiz, gri bir duygu. Fazla sükunetli… Bir kasırga sonrası yıkılmış evlerin, devrilmiş ağaçların, ters dönmüş arabaların terk edilmişliğinde yürümek gibi… İnsansız kalmış bir kasabanın sokaklarında dolanmak gibi… Şu an verandada aramıza çöken de kasırga sonrası o yıkık kasabadaki sükunet tam olarak.
Bütün dedeler, anneanneler, babaanneler, çocuk sahibi olmadan önce torun sahibi olsa keşke… Ya da biz, bir daha çocuk olsak! Zaman keşke bizler için bir anlığına geri sarsa da onların o sevgisinden ya da ilgisinden biz de zamanında faydalanabilirsek…
Yaz sadece ölen kişinin ardından tutulmuyor. İnsan, bir adım ötesinde olduğunu bilip de yaşayamadığı anların, yetip de giden anıların arkasından da yaş tutuyor. Ölen sevdiğine tekrar kavuşamıyor ama yaşını tuttuğu çocukluğuna yeniden kucak açabiliyor. Sanırım o akşam babamın sözleriyle hissettiğim tam da buydu.
Son pişmanlık fayda etmez cümlesi, o güne kadar anladığın ve hissettiğim anlamından bambaşka bir şeye dönüşmüştü. Mesela affetmek değildi. Zaman geriye sarılamadığı için, eski kırgınlıklar bir iki cümleyle silinip gitmiyordu; faydasızlığı da bundandı son pişmanlığın. Ama başka bir şey oluyordu…