Hikayenin merkezinde 84 yaşındaki Bo var. Bo, artık vücudunun ona ihanet etmeye başladığı, anıların ise zihninde devleştiği bir dönemde. Sadık köpeği Sixten ile birlikte, geçmişin muhasebesini yaparken bir yandan da oğluyla olan mesafeli ilişkisini ve kaybettiği eşine duyduğu özlemi iliklerimize kadar hissettiriyor.
Bu bir "yaşlılık" hikayesi gibi görünse de aslında çok daha fazlası; erkeklik gururu, baba-oğul çatışmaları, pişmanlıklar ve hayatın kaçınılmaz döngüsü üzerine muazzam bir gözlem. Yazar, ajitasyon yapmadan, o kadar duru bir dille anlatıyor ki Bo’nun yanındaki koltukta oturup turnaların geçişini beraber izliyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz.
Okurken kalbimde bir sızı hissettim ama bu karanlık bir sızı değildi; daha çok bir sonbahar akşamı gibi hüzünlü ama huzurlu. Hayatın son demlerinde bile insanın sevmeye ve anlaşılmaya duyduğu o bitmek bilmeyen ihtiyacı görmek sarsıcıydı. Eğer ruhunuza dokunacak, biraz yavaşlayıp hayatı düşündürecek bir roman arıyorsanız, Bo ve Sixten’in hikayesine mutlaka şans verin.
"İnsan her şeyi unutabilir ama nasıl hissettiğini asla."
Siz en son hangi kitapta kendinizi bu kadar hüzünlü ama huzurlu hissettiniz? Yorumlarda buluşalım!