Orta Çağ Almanya’sında geçen bu kısa hikâyede, genç bir keşiş ile herkesin dışladığı bir kızın yolları kesişiyor. Sessizlik, önyargı ve vicdan arasında ince bir çizgide ilerleyen anlatı, hem sade hem sarsıcı. Kısa ama etkileyici. Dili yalın, atmosferi yoğun. Karakterler az ama unutulmaz. Finaliyle içte bir boşluk bırakıyor. Az sayfayla çok şey anlatan kitaplardan.
"Adam, işaret parmağını kendi kanına batırıp küvetin yanındaki fayanslara tek bir harf yazmıştı; tek bir harf, titrek bir çizim. Kandaki zikzaklardan, elinin titrediği sonucu çıkıyordu. 'O' harfi yazdıktan sonra belli ki eli küvete, şimdi yüzdüğü yere düşmüştü. Kadın, Stanley’in bilincini kaybederken o işareti yaptığına inandı. Dünyaya son sözleri. Sanki kadına yönelik bir yardım nidasıydı: "O"
"George'un yağmurluğunun sol tarafı, artık parlak kırmızıydı. Kanlar, çamurlu sulara karışıp sol kolunun içinde kaldığı mazgalın ızgarasından aşağı akıyordu. Parçalanmış giysilerin arasından, insanın gözüne batacak kadar parlak bir kemik parçası fırlamıştı. Oğlanın gözleri, bembeyaz göğe bakıyordu. Dave sokağa doluşmaya başlayan insanlara doğru yalpalayarak koşarken, yağmur damlaları George'un hâlâ açık olan gözlerine doldu."