Hatırladım. Denizini arayan incecik nehir misali, ona doğru akmaktan alamadım kendimi. Karşı konulamaz bir fizik kanununun eseriydi yan yana gelişimiz. Su donar, ateş yanar, ben de ona akardım. Kuş olsaydım uçardım, balık olsaydım yüzerdim, salyangoz olsaydım kumda minik izler bırakarak usul usul ilerlerdim. Lakin kalbi çarpan sersem bir insancıktan fazlası değildim ve tabiat kanunlarının bana verdiği yetkiye dayanarak ona koşmakla yetindim.
Şu kısacık dünya konukluğuna, kendi varlığına ve hatta cehenneminin şöminesine odun atmakla mükellef başkalarına koca koca manalar yüklemenin ne alemi vardı? Ama işte aşık olunca, o zaman her şeyi haddinden fazla önemsemeye başlıyordu insan.
Bankacılık, annesinden tuvaletten çıkanların ellerini yıkamadan para saydıklarını, bu yüzden bütün paraların boklu olduğunu, temas eder etmez musluğa koşmak gerektiğini dinleyerek büyümüş biri için biçilmiş kaftan sayılmaz.