Kitap, ana karakter Pecola, onun ailesi, çevresi, arkadaşları ve aynı zamanda anlatıcı Claudia'nın gözünden, 1940'lar Amerika'sında karşılaştıkları haksızlıkları ve zorbalıkları anlatır. İlk dikkatimi çeken, her bölümün başında yer alan, birleşik ve bir anlam çıkaramayacağımız kelimelerdi. Başta ne anlama geldiğini anlamasak da kitabın sonlarına doğru bu ifadelerin ne kadar anlamlı ve çarpıcı olduğunu fark ettim.
Konular ilerledikçe Afroamerikalıların çalıştıkları yerlerde, okullarda ve hatta kendi ailelerinde yaşadıkları dışlanmalar, zorbalıklar, çarpık güzellik anlayışları derinlemesine ele alınıyor. Ancak asıl vurucu kısım sonlara doğru geldi benim için. Pecola'yı sarıp sarmalamak, onu bu karanlık dünyadan kurtarmak isterdim. O kadar çok etkilendim ki...
Morrison, bu korkunç durumu anlatırken hikâyeyi doğrudan yargılamadan, adım adım, yavaş yavaş örüyor. Başından itibaren neler olacağını sezsek de, asıl sarsıcı darbe sona saklanmış. Anlatımı akıcı, dili güçlü ve derinlikli. Ancak konunun ağırlığı sık sık ara vermeme neden oldu.
1970 yılında basılan bu ilk kitabındaki meseleler güncelliğini koruyor. Güzellik algısı nedeniyle kendimize yabancılaşmamız, çocukların ve kadınların şiddete maruz kalması, aile içi istismar... Tüm bunlar bugün de toplumların hâlâ mücadele ettiği, içimizi acıtan sorunlar. Morrison’un mesajı açık: Sessizlik içinde yok olan hayatlar var, görmezden gelinmemeli.